30 Nisan 2010 Cuma

DİŞ KİRASI

Hicri 1310 yılı ramazanında (Mart-Nisan 1893) Tevfik Paşa'nın Çemberlitaş’taki konağında bir akşam iftar veriliyor. Teravih namazının edasından sonra, sohbet edilir ve davetliler birer, ikişer giderlerken, her birinin diş kirasını Paşa bizzat veriyor, iftarda bulunan Sami Efendi de en sona kalır ve çıkarken Tevfik Paşa ona;
-Eh, haydi selametle git, der. Bunun üzerine aralarında şu konuşma geçer:
—iyi amma, benim diş kiram nerede?
—Aman Samiciğim, diş kirası misafirler içindir, sen bu evin adamısın.
—Yok, ben de isterim.
—Yahu, sana göre bir şey kalmadı ki?

BEN Kİ……..

Kanuni Sultan SÜLEYMAN’ın, Habsburgların efsanevi kralı Şarlken’e yazdığı mektuptur.
Ben ki Sultanların Sultanı, Akdeniz’in, Karadeniz’in, Rumeli’nin, Anadolu’nun, Karaman’ın, Erzurum’un, Diyarbakır’ın, Kürdistan’ın, Luristan’ın, Acem’in, Mısır ve Şam’ın, Halep’in, Kudüs’ün ve bütün Arabistan vilayetlerinin, Bağdat, Basra, Yemen memleketlerinin, Kırım ve Macar tahtına ait yerlerin ve daha kılıcımızla alınmış nice ülkelerin Padişahı Sultan Süleyman Şah’ım. Sen ki, İspanya vilayetinin kralı Karlo’sun.
Yüce kapımıza sen ve kardeşin ayrı ayrı mektuplar gönderip bize dokunmayın diye ricada bulunmuşsunuz. Merhamet ederek size 5 yıl süreyle dokunmamak üzere eman verdik. Ancak bir şartla: Bu sürede benim topraklarıma ‘kurudan veya yaştan bir sebeple’ saldırmayacaksınız. Korumam altında bulunan Fransa Kralı ve Venedik Doçu’na da dokunmayacaksınız. Mutluluk dağıtan kapımız size daima açıktır. Ne zaman isterseniz başvurabilirsiniz.

GALİBA SEN BAŞKA MUSA AĞASIN

Sadrazam Yusuf Kamil Paşa, bir ramazan günü Ayasofya Camii'nde ihtiyar bir hocanın vaazını dinler. Vaazdan sonra hoca, sadrazamı tanıdığı birine benzetir ve
"Musa Ağa, hoş geldin, canım, nerede kaldın? Kaç senedir yüzünü görmedim. Nicesin bakalım." der.
Paşa, yanında bulunan adamlarından birine, hocaya beş altın vermesini emreder. Hoca, altınları görünce teşekkür makamında
"Benim tanıdığım Musa Ağa beş altın verecek adam değildir. Galiba sen başka Musa Ağa'sın." der.

TURGUT REİS

"Dragut geliyor!.. Kaçın Dragut geliyor!." Akdeniz'e kıyısı bulunan Hıristiyan devletlerin vatandaşları, ne zaman denizde bir Osmanlı bayrağı dalgalansa, böyle çığlık çığlığa bağırıp sahilden iç kesimlere doğru kaçarlarmış...
Analar, ağlayan çocuklarını "Dragut geliyor" (Turgut" demeye dilleri dönmediği için "Dragut" derlermiş) diye korkutup sustururlarmış.
Kışı geçirmek üzere çekildiği Cerbe Koyu'nda çok iyi hazırlanmış amansız düşmanları tarafından kıstırılınca başvurduğu yönteme hayran olmamak mümkün değil. Koy içinden tepelere yağlı kızaklar döşemiş, sonra da tıpkı Fatih Sultan Mehmed gibi, bütün gemilerini kızakların üstünden kaydırıp tepeyi aşırtmış, ve adanın öbür tarafında denize indirmişti.

HANGİ GÜNAHIMIZDAN DOLAYI.....

Somuncu Baba, bir talebesine bir teneke buğday verip:
-Bunun yarısını kendin için, yarısını da benim için bir tarlanın yarısına ek"der.
Talebe eker. Ekinlerin yetiştiği mevsimde tarlaya giderler; talebenin olan kısımdaki ekinler gayet iyi yetişmiş, Somuncu Baba'nınki ise gelişmemişti. Talebeye gelişen mahsulün kimin olduğunu sorar:
-Sizin, der.
Somuncu Baba:
-Biz ahiretimiz için çalışıyorduk. Acaba hangi günahımızdan dolayı dünyamız mamur olmaya başladı ta, bu ekinler böyle yetişti? der.
Talebe, gerçeği söyleyerek hocasının üzüntüsünü giderir.

TARİHİMİZİN EN KARANLIK YÜZÜ

Genç Osman'ın katli tarihimizin karanlık yüzlerinden birini teşkil ediyor. Bu olay, politikaya bulaşan ordunun ne hale geldiğini görmek açısından, tam bir ibret tablosudur.
Son çare olarak sığındığı Yeniçeri Ocağı'nın "Bıyığını balta kesmez" tabir edilen generallerine sığınan tecrübesiz Padişahın, "dün sabah Padişah-ı Cihan idim, şimdi üryan (çıplak) kaldım; halimden ibret alın, dünya size dahi kalmaz!.." şeklindeki yakınmaları karşısında, çizgiden çıkmış kimi yeniçeri generallerinin son derece yılışık bir tavırla, "Canım Osman Çelebi; yeniçeri ve sipahileri taş gemilerine sürmek nasıl oluyormuş bakalım" diye dalga geçmeleri, Yassıada'da Demokrat Partilileri yargılayan tavra ne kadar benziyor.
Tarihimizin bu acı sayfası her hatırlayışta yüreğimi sızlatır. Her hatırlayışta Sultan Genç Osman'ın asırları aşan çığlıkları kulaklarda uğuldar: "Babacuklarum, bana kıymayın"

BU MİLLET NELER ÇEKTİ

Bundan doksan sene önce. Muallim Hacı Selim’in "Anadolu Harpzedeleri" isimli hatıratından 1.Dünya Harbini anlatan bir ibret manzarası:
-Of!... bir kere görmüş olsa idiniz. Ne dehşetli bir yer! İnsan söylemekten aciz.
Yolun iki tarafı kana bulanmış, bir çok insan cenazeleri, hayvanat iaşeleri, kırık araba ve tüfek parçaları dolmuştu. Diri bir kimse yoklu! Ben korkudan yaprak gibi titriyor ve ağlıyordum, Lakin ne fayda.
Kana bulanmış bir asker torbası buldum ve sevindim.
İçinde dört parça ekmek vardı. Ekmeği yiyerek, ayağım Topallayarak nereye gittiğimi bilmeden yürürken yolun kenarındaki cenazeler arasından:

LOCA'DA PİŞİR, YOLLARA DÜŞÜR!

2. Meşrutiyetin ilanından bir yıl sonra, tarihe "31 Mart Vak'ası" olarak geçen "ayaklanmayı bastırmak için, "İttihad Terakki" yönetimi, Selanik'ten İstanbul’a bir "ordu" gönderir... Bu ordunun adı, "Hareket Ordusudur ve başında da Mahmut Şevket Paşa vardır!.. işte bu ordu; kısa bir çarpışmanın ardından, ayaklanan "avcı taburları"nın bulunduğu kışlaları ele geçirir ve Yıldız Sarayı'nı kuşatır!..
Daha sonra, Sultan 2. Abdülhamid Hanı tahttan indirirler ve Selanik'e sürgüne gönderirler!..

Mahmut Şevket Paşa, Babıali'deki kabine toplantısında aynen şunları söylemişti:
"Kuveyt ve Katar gibi çölden ibaret iki kaza yüzünden İngiltere ile ihtilaf çıkaramazdık. Bu ehemmiyetsiz topraklardan ne gibi bir istifademiz olabilir? Kuveyt ve Katar'ı İngiltere'ye bırakmaya ve zengin Irak vilayetlerimizle uğraşmaya karar verdim."
işte o gün bugündür; birer "petrol yatağı" olan Kuveyt ve Katar'dan çıkan petrol, "ingilizler" tarafından sömürülmektedir!..

29 Nisan 2010 Perşembe

Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi

Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi

1933 yılında tarıma ve halka zarar veren hayvanları teşhir amacıyla kurulmuştur. Daha sonra halkın aşırı dikkatini çekmesi üzerine Mustafa Kemal Atatürk tarafından zamanın tarım bakanı Muhsin Erkmen’e modern ve düzenli bir hayvanat bahçesi kurma direktifi verilmiştir. O zamanki adıyla Gazi Terbiye Enstitüsü hocalarından Necdet Pençe projesini çizerek inşaatların yapılmasını sağlamıştır.Bugünkü hayvanat bahçesi 29 Ekim 1940 yılında hizmete açılmıştır

Ankara Kalesi

Ankara Kalesi

Ankara Kalesi, Ankara’da bulunan bir kale. Ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmemekle birlikte Romalılar, Bizanslılar hakimiyetinde kalan kale, 1073 yılında Selçukluların eline geçmiştir. 1101 yılında Haçlılarca ele geçirilen kale 1227 yılında tekrar Selçukluların hakimiyetine girmiştir. Selçuklular döneminde onarılan ve eklemeler yapılan kale Osmanlı döneminde 1832′de Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından onarımdan geçirilmiştir.
Kale yapısında rastlanan heykel, lahit, sütun başlıkları kalenin yapımı ve onarımında etrafta bulunan malzemelerden yararlanıldığını göstermektedir.

Deniz ve Su Hukuku Araştırmaları Merkezi

Deniz ve Su Hukuku Araştırmaları Merkezi

Deniz ve Su Hukuku Araştırmaları Merkezi, kısaca DESHAM, araştırma merkezi Ankara merkezli ve USAK’a bağlı olarak çalışıyor. Kuruluş tarihi 2004 olan Araştırma merkezinin başkanlığını Doç. Dr. Yücel Acer gerçekleştiriyor.
Sınır aşan sular, uluslararası su yolları ve kanallarının, denizlerin, okyanusların, göllerin vb. kullanımı, bu kullanımdan doğan sorunlar hukuksal çerçevede USAK Deniz ve Su Hukuku Araştırmaları Merkezi’nde (DESHAM) ele alınmaktadır. Bu anlamda DESHAM alanında Türkiye’nin ilk, dünyanın da sayılı araştırma merkezlerinden biridir.

Millî Kütüphane

Millî Kütüphane

Milli Kütüphane, Türkiye’de, dünyada var olan benzerleri gözetilerek kurulmuş olan ulusal bir kütüphanedir. Ankara il merkezinde Çankaya ilçe sınırları içerisinde Eskişehir yolu üzerinde Bahçelievler girişinde yer almaktadır.111
Kuruluş kökeni 15 Nisan 1946 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı Yayımlar Müdürlüğü’ne bağlı olarak bir büronun açılmasına dayanır. Kuruluşuyla birlikte ilk yılı içerinde 8.000 adet basılı içeren bir arşive sahip olunmuştur. Arşivin daha da hızlı büyüyeceği öngörülerek ilk bürosundan çıkarılıp 17 Nisan 1947 tarihinde geçici olarak yeni bir binaya taşınmıştır. Yeni binaya taşınmasıyla birlikte arşiv varlığı hızla 60.000 adete ulaşmış. O dönemde oluşan gereksinim nedeniyle arşivin kullanıcılara açılabilmesi amacıyla günümüzde Ankara İlk Halk Kütüphanesi olarak kullanılan ve Kumrular sokakta yer alan binaya taşınmış ve 16 Ağustos 1948 tarihinde resmi olarak kullanıcılara hizmet vermeye başlamıştır.

Ankara 19 Mayıs Stadyumu

Ankara 19 Mayıs Stadyumu

19 Mayıs Stadyumu 22.600 seyirci kapasitesine sahip, Ankara’nın en büyük ikinci stadyumu.
Süper Lig takımlarından Gençlerbirliği, Hacettepe Spor Kulübü ve Ankaragücü tarafından futbol müsabakalarında ve resmi kurumlar tarafından düzenlenen tören ve gösterilerde kullanılmaktadır.
Vietti Violi’nin bu projesi, mimari bir yarışmanın sonucu ve Türkiye’de tasarladığı bir dizi spor kompleksinin ilkidir. Kompleks, türünün ilk örneği olmasıyla Türkiye Cumhuriyeti için tarihsel olarak sembolik bir önem taşımaktadır. Yapı, hem sosyo-kültürel, hem de fonksiyonel açılardan önemlidir www.stadiumzone.net göre.

Ankara’ya Nasıl Gidilir?

ankara_havalimani

Karayolu : Ankara’dan Türkiye’nin her tarafına otobüsle ulaşım olanağı vardır.
Otogar Tel : (+90-312) 224 10 00
Havayolu : Uluslararası Ankara Esenboğa Havalimanı, şehir merkezine 25 km. mesafededir. Ulaşım HAVAŞ servisleriyle sağlanmaktadır.
Hava Limanı Tel : (+90-312) 398 00 00/1517 – 398 05 50 –398 00 00/1649
Demiryolu : Ankara-İstanbul, Ankara-İzmir, Ankara-Balıkesir, Ankara-Isparta-Burdur, Ankara-Zonguldak, Ankara-Adana, Ankara-Elazığ-Diyarbakır güzergahlarında trenle ulaşım mevcuttur.
İstasyon Tel : (+90-312) 311 49 94 – 310 65 15

Ankara Genel Bilgiler

ankara_resimi

Yüzölçümü: 30.715 km²
Nüfus: 3.236.626 (1990)
İl Trafik No: 06
Türkiye Cumhuriyetinin Başkenti Ankara, Orta Anadolu’nun merkezi bir noktasında kurulmuştur. Bu merkezi konumu itibariyle tarih boyunca özellikle Selçuklular ve Osmanlılar devrinde, Ankara keçilerinin tüylerinden yapılan sof kumaşlarının yurt dışına satılması Ankara’yı kervansarayların güzergahı ve bir ticaret merkezi haline getirmiştir.
Ankara, Birinci Dünya Savaşı sonrası Atatürk liderliğindeki ulusal direnişte belirgin bir konum üstlenmiş ve Ulusal Kurtuluş Savaşı ile Türk yurdunun yabancı işgalinden kurtarılmasıyla 13 Ekim 1923′de yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti ilan edilmiştir.
Ankara’nın en belirgin noktasında yer alan yapı, Ulu Önder Atatürk için yaptırılan ihtişamlı Anıtkabir’dir. 1953 yılında tamamlanan bu antik ve modern mimari sentezi yapı Türk mimarisinin gücünü ve zarafetini kanıtlamaktadır.

Ankara’nın Coğrafyası

ankara_cografya

Ankara, doğuda Kırşehir ve Kırıkkale; batıda Eskişehir; kuzeyde Çankırı; kuzeybatıda Bolu ve güneyde Konya ve Aksaray illeri ile çevrilidir.

Ankara, Orta Anadolu’nun kuzeybatısında bulunan Kızılırmak ve Sakarya nehirlerinin kollarının oluşturduğu ovalarla kaplı bir bölgedir. Bu bölgede orman alanları ile step ve bozkır alanlarını bir arada görmek mümkündür.

Ankara’nın Tarihçesi

tarihi_ankara

Orta Anadolu’nun kalbinde, Türkiye Devletine başkentlik yapan Ankara, yeni kurulmuş cumhuriyetin yeni hükümetine ev sahipliği yapma görevine cumhuriyetin kurucusu Atatürk tarafından layık görülmüştür.
Ankara ve çevresinin tarihi Bronz çağındaki Hatti Uygarlığına kadar gider. İsa’dan önce ikinci bin yılda Hititler bölgenin hakimi durumuna gelmiş ve onları sırası ile Frigyalılar, Lidyalılar ve Persler izlemiştir. İsa’dan önce üçüncü yüzyılda, bir Kelt ırkı olan Galatlar Ankara’yı başkent yapmıştır.
İlin tarihteki ismi “Ankyra”dır. Galatlar Ankara’yı ilk defa başkent olarak kullanmışlardır. Hitit döneminin küçük bir şehri olduğu bilinmekle birlikte, bu yörede bu döneme ait herhangi bir eser bulunmamıştır. Frig çağından sonra şehir sırasıyla Pers, Büyük İskender, Galat dönemlerini yaşamıştır. M.Ö. 25 yılında İmparator Augustus şehri Galatia krallığıyla beraber Roma imparatorluğuna bağlamıştır.

Ankara’nın Meşhur Yemekleri


Eski Ankara mutfağı evin en büyük kısmını meydana getirir. Bir tarafta ocak ve tandır, bir tarafta kışlık erzakın muhafaza edildiği kiler bulunurdu. Ankara yemekleri oldukça çeşitlidir. Çorbalar; aş, dutmaç, keşkek, miyane, sütlü, tarhana ve toyga çorbaları, et yemekleri; Ankara tavası, alabörtme, calla, çoban kavuması, ilişkik, kapama, orman kebabı, patlıcanlı et, sızgıç, siyel, siper, pilavlar; bici, bulgur pilavı, oğmaç aşı, pıt pıt pilavı, dolmalar; efelek dolması, mantı, şirden dolması (humbar), yalancı dolma, börekler- çörekler; alt-üst böreği, ay böreği, bohça, entekke böreği, hamman, kaha, kol böreği, papaç, Pazar böreği, tandır böreği ve yalkı yemeklerden bazılarıdır.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Hey gidi Osmanlı hey!

Osmanlı İmparatorluğu'ndan doğan ülkeler ile Osmanlı'nın hükmettiği yıllar...

***

Avrupa:
1. Türkiye
2. Bulgaristan (545 yıl)
3. Yunanistan (400 yıl)
4. Sırbistan (539 yıl)
5. Karadağ (539 yıl)
6. Bosna-Hersek (539 yıl)
7. Hırvatistan (539 yıl)
8. Makedonya (539 yıl)
9. Slovenya (250 yıl)
10. Romanya (490 yıl)
11. Slovakya (20 yıl) Osmanlı adı: Uyvar
12. Macaristan (160 yıl)
13. Moldova (490 yıl)
14. Ukrayna (308 yıl)
15. Azerbaycan (25 yıl)
16. Gürcistan (400 yıl)
17. Ermenistan (20 yıl)
18. Güney Kıbrıs (293 yıl)
19. Kuzey Kıbrıs (293 yıl)
20. Rusya'nın güney toprakları (291 yıl)
21. Polonya (25 yıl) -himaye- Osmanlı adı: Lehistan
22. İtalya'nın güneydoğu kıyıları (20 yıl)
23. Arnavutluk (435 yıl)
24. Belarus (25 yıl) -himaye-
25. Litvanya (25 yıl) -himaye-
26. Letonya (25 yıl) -himaye-
27. Kosova (539 yıl)
28. Voyvodina (166 yıl) Osmanlı adı: Banat Asya
***

Asya:

SULTAN VAHDEDDİN'İN EMANETİ

Hasan Aksay anlatıyor:
80 öncesi. Saraylar Meclise bağlı ya, sarayları incelemek için Meclis’ten bir heyet seçiliyor.. Kayıtlar inceleniyor.. Altın bir Kur'an mahfazası var, içinde bir zarf. Açıp okutuyorlar, ne yazıyor diye. Heyette AP'li, CHP'li, MSP'li üyeler var.. CHP'li üye ikide bir Hasan Aksay'a takılıyor ve padişahların özel hayatları ile ilgili alaycı şeyler söylüyor.. Söz konusu belge okunup belge ile ilgili açıklamalar yapılınca CHP'li üye gözleri dolu dolu gelip Hasan Aksay'dan özür diliyor.

Olay şöyle:

ERTUĞRUL GAZl'NİN RÜ'YASI

Orta Asya'dan Anadolu'ya gelen Oğuz boylarından Kayı Boyu'nun reisidir. Kayı aşireti Ertuğrul Gazi'nin komutasında Söğüt bölgesine yerleşmiştir. Ertuğrul Gazi'nin Söğüt'e yerleşmelerinin akabinde gerek kahramanlıkları ve gerekse boylarının gelişip saygınlaşması cihan imparatorluğunun müjdelerini vermeye başlamıştı.
Ertuğrul Gazi bir gece ulemâdan bir zâta misafir oldu. Ertuğrul Gazi, sohbet sırasında, yüksekçe bir yerde duran kitabı göstererek ne olduğunu sordu.
Ev sahibi, "Bu kitap Allâhü Teâlâ'nın Rasûlüne indirdiği Kur'an-ı Kerim'dir." cevabını verdi. Ev sahibi uyumak için kendi odasına gittiğinde Ertuğrul Gazi, mushafın bulunduğu odada bu kutsal kitaba karşı hürmet ve tazimle sabaha kadar ayakta durdu.

YALAN YERE YEMİN

Sadrazam Koca Ragıp Paşa, makamına çağırdığı memurlara:
"Rüşvet alıp almadığınızı bilmek istiyorum" demiş. "Almadığınıza dair yemin edebilir misiniz?"
Hepsi de almadıklarına dair yemin etmişler. Fakat Şair Haşmet, suskun kalıyormuş. Paşa, şaire dönerek:
"Haşmet!" demiş, "Sen niçin yemin etmiyorsun?"
Şair Haşmet: "Paşam" demiş.
"Yalan yere yemin edenlerin çatlayıp öldüklerini söylerler. Biraz bekliyorum. Çatlamazlarsa, ben de yemin edeceğim."

DEVASIZ BİR DERT: MAKAM HIRSI

Tanzimat devrinin ünlü şahsiyetlerinden Sadık Rıfat Paşa, kıdem olarak sadrazamlığı beklerken o makama erişemeyince oldukça kederlenir. Onur sahibi olduğundan da üzüntüsünü göstermemeye çalışıp vaktinin çoğunu konağının kütüphanesinde kitap okuyarak geçirir.
Sadık Rıfat Paşa, hoş sohbet dostlarından olam Murtaza Efendi'nin bir gün ziyaretine gelip:
"Çok hizmet ettiniz. Şöhretiniz, paranız ve konağınız var. Bir de kendinizden önceki devlet büyüklerini düşünün. Onların hayatı bile emniyette değildi. İktidar hırsı peşinde koşarken çoğu zaman başlarını cellada teslim etmişlerdi. Şimdi hiç olmazsa bu tayin vesilesiyle sadece mevkilerinden oluyorlar. Bu kederiniz neden?" diyerek Rıfat Paşa'yı teselli etmeye çalışır.
Başını sallayan Sadık Rıfat Paşa:

SİZİN ADINIZI SİLER, ONUNKİNİ YAZARIZ

Şair Haşmet’in çok güzel bir defteri varmış. Buraya kendine göre aptalca iş yapanların adlarını yazarmış. Haşmet’in böyle bir defter tuttuğu padişahın kulağım gitmiş. Padişah, Koca Ragıp Paşa'ya:
"Şu senin şair Haşmet'în böyle bir defteri varmış?. Onu al ve bana gönder! Bakalım kimlerin adları var?" diye ricada bulunmuş.
Ragıp Paşa defteri temin edip padişaha göndermiş. Zevkle ve merakla defterin sayfalarını karıştırırken birden kendi ismine de rastlamasın mı? Hemen şair Haşmet’i huzuruna çağırmış ve azarlamış:

"İSTANBUL'U FETHEDİYORUM"

Bir çocuk varmış, her çocuk gibi gezip oynamayı çok severmiş. Babası
onun hal ve hareketlerinden akıllı ve zeki bir çocuk olduğunu anlayınca
özel hocalar tutarak çok güzel bir şekilde eğitim almasını sağlamış. Tam
yedi yaşında İken yedi tane yabancı dil biliyormuş, işte bu çocuk, Osmanlı
padişahlarından ikinci Murat'ın oğlu Fatih Sultan Mehmet'miş.
Bir gece küçük Fatihi uyku tutmamış. Hocası gece yarısı olduğu halde
hala uyumadığını fark edince yanına gitmiş. Bir de bakmış ki, küçük
Mehmet yerde uzanmış kalemlerle bir şeyler çiziyor. Merak edip, "Ne
yapıyorsunuz Sultanım?" diye sorunca, küçük Fatihten büyük bir cevap
almış: "İstanbul'u fethediyorum." İşte Fatih Sultan Mehmet'in çocukluk
yılları, İstanbul'un fethinin hayalleriyle geçmiş. s

MİMAR SİNAN

Kanuni Sultan Süleyman devri.. O vakitler istanbul'da su sıkıntısı var.. Problemi çözmek için Sultan Süleyman, Mimar Sinan'ı makamına çağırır ve "Mimarbaşı, halkımızın ihtiyacını karşılamak için bir şeyler düşünmez misin?.." der. Sinan, cevap verir:
"Sultanım, müsaade buyurun, ben istanbul'un çevresini dolaşıp,mevcut, suları bir inceleyeyim!."
Koca Sinan, Çekmece'den başlayarak, Beşiktaş'a kadar istanbul'un bütün derelerini, akan sularını tespit eder.. En kestirme biçimde Dersaadete nasıl su getirilebilir, günlerce hesabını yapar ve Kanuni'nin huzuruna çıkar..
Sorar Kanuni:
"Mimarbaşı, İstanbul'a su getirmek mumkün müdür?.."
Mimarbaşının cevabı nettir:

III. Mehmed ve Hırkâ-i Şerif Zaferi

III. Mehmed, Eğri Seferi’ne giderken, Hırkâ-i Saadeti de yanına almış ve bir an bozgun durumu baş gösterince, Vakânüvis Hoca Saadeddin Efendi’nin; “Pâdişahım, siz gibi Âl-i Osman Sultanı, Peygamber Efendimiz yolunda halife olduktan geru, Hırkâ-i Saadet’i böyle anda giymek, Hak Teâlâ’ya dualar eylemek elbet münasibtir!” sözü üzerine tekbirlerle Hırkâ-i Saadet’i giyerek, askerlerine aşıladığı yeni heyecan ve hamle ruhuyla zafere ulaşmıştır.

Kanuni’nin Rüyası ve Son İsteği

Cihan hükümdarı Kanuni’nin, Efendimize muhabbet ve bağlılığı da, ceddininkilerden aşağı kalır değildi. Öyle ki, Kanuni’nin rüyasında Hz. Peygamberi gördüğü ve kendisine şöyle emrettiği nakledilmektedir: “Belgrad, Rodos ve Bağdat kalelerini fethedesin; sonra da benim şehrimi imâr edesin!” Tabii Kanuni de hemen Haremeyn’i imar ve ıslah etmişti. Hatta oğlu II. Selim’e, servetiyle hacılar için su getirecek bir vakıf dâhi kurulmasını vasiyet etmişti.

III. Selim’in Nât’ı

Sultan III. Selim, Fahr-i Kâinat’ın nezih ruhuna ithafen yazdığı Nât’ta, şu benzersiz duyguları terennüm etmiştir:

N’ola fahr etse yazarken hâme na’t u midhatin,
Ol Resûl-i Kibriyânın vasf-ı zât-ı devletin.
Bî-nazîr mahbûb-ı Hak’tır görmemiş mislin felek,
Nûrdan bir serve benzetmiş görenler kâmetin.

Sultan II. Mahmud’un Şiiri

II. Mahmud, O’na olan sevgisinin bir alameti olarak Hz. Peygamber’in Kabr-i Şerifi üzerindeki Yeşil Kubbe’yi (Kubbetu’l Hadra) yaptırmıştır. Ayrıca, 1820’de patlak veren Vehhabi İsyanında yıkılan bütün eserleri yeniden inşa ve ihyâ etmiştir. Bu münasebetle, Hücre-i Saâdet’e hediye ettiği şamdanla birlikte gönderdiği şiir, onun Resûlullah’a hürmet ve muhabbetinin beliğ bir vesikasıdır:

Şamdan ihdâya eyledim cüret yâ Resûlallah!
Murâdımdır Ulyâya hizmet, yâ Resûlallah!
Değildir ravzaya şâyeste destâvri-i nâçizim,
Kabulünde kıl ihsân ve inâyet, yâ Resûlallah!
Kimim var hazretinden gayrı, hâlim eyleyem i’lâm,
Cenâbındandır ihsân ve mürüvvet, yâ Resûlallah!
Dahîlek, el-emân, sad-el-emân, dergahına düşdüm
Terahhüm kıl, bana eyle şefaat yâ Resûlallah!
Dü-âlemde kıl istishâb hân-ı Mahmûd-i adlîyi,
Senindir evvel ve âhirde devlet yâ Resûlallah!

II. Abdülhamid Han’ın Hassasiyeti

Sultan II. Abdülhamid Han,
Hicaz bölgesiyle bağları kuvvetlendirmek ve ulaşımı kolaylaştırmak maksadıyla hayata geçirdiği Hicaz ve Bağdat Demiryolu hizmetlerinin zirvesidir. Projenin gerçekleşmesi için bizzat 50 bin lira bağışta bulunmuştur. Demiryolu yapımının Medine’ye ulaştığı esnada, Sultan’ın verdiği şu özel talimat; onun, Ehl-i Beyt’in şahsında Hz. Peygambere (sav) sevgi, saygı ve bağlılığını göstermesi açısından emsalsiz bir misâldir:

“Aletlerin üzerine keçeler sarınız ki, fazla gürültü olmasın ve Ehl-i Beyt’in ve burada yatanların ruhları rahatsız olmasın!”

Sultan Abdülaziz’in Numune Davranışı

Sultan Abdülaziz’in, Medine-i Münevvere’den gelen bir dilekçe kendisine uzatıldığında, hasta yatağından fırlayarak söylediği şu ibret dolu sözler, ceddimizin kutsal topraklara duyduğu engin hürmeti ifade etmesi bakımından mükemmel bir numunedir:
“Haremeyn’den, Allah Resûlu’nun komşularından gelen talepler, yatarak; edebe aykırı halde dinlenmez!”
Ayrıca, Medine-i Münevvere postasının her gelişinde abdest tazelemiş;
“Bunlarda Medine-i Münevvere’nin tozu var”
dedikten ve alnına götürüp öptükten sonra okutmuştur.

Abdülmecid’in Emsalsiz Hürmeti

Sultan Abdülmecid'in Hz. Peygambere ve Haremeyn’e sonsuz bir saygı beslediği İlmiye Salnâmesinde şöyle anlatılmıştır:
“Cennetmekân Abdülmecid Han Hazretleri Ravza-i Mutahhara-i Risâletpenâhinin tamir ve tezyin-i zahiresine fevkalade sureti itina gösterdi.”
Devamla, kıymetli levhalar, avizeler, kitaplar ve çeşitli sanat eserlerini hazırlatıp göndereceği sırada, bir levhada “Şah-ı şahan-ı cihan (Cihan Padişahı) Abdülmecid” yazısını görünce, hemen müdahale ederek; “Çâker-i Fahr-i Resul Abdulmecid” (Resulullah’ın kölesi Abdülmecid) ibaresini yazdırdı. Ve;
“Ben kimim ki Sultanu’l Enbiya Efendimiz Hazretlerinin tahtgah-ı risaletpenahilerinde böyle evsaf ile yâd olunayım?” dedi.

FETİH NE ZAMAN?

Sultan Fatih, kuşatma günleri uzayıp fetih gerçekleşmeyince, vezir Ahmed Paşa yi Akşemseddin Hz.ne gönderip fethin kesin zamanını sormuş, O da:
"Cemaziyel evvel ayının yirminci gönü seher vakti" demişti.
(Solakzade, Tarih, s. 200; Enîsî, 4666, v.9b)
Aynen dediği gibi olunca, Akşemseddin Hz.ne fethin zamanını nasıl bildiğini sordular. Cevap verdi:

"Kardeşim Hızır (aleyhisselam) ile ilm-i ledünnîde Kostantiniyye'nin fethini vaktiyle (daha önce) keşfetmiştik. fetih gerçekleştiği gün Hızır'ı gördüm. bir çok veliler ile askerin önünde kaleye girdiler. kale fetholunduktan sonra Hızır kardeşimi gördüm ki, kale duvarı üzerine çıkmış oturmuştu."
Çamlıca Basın Yayın Dağıtım A.Ş.'nin Osmanlı Tarihi, c.1

İSTANBUL'UN FETHi'nde Manevi Yardımlar

Sultan Fatih, istanbul'un Fethi hakkında Akşemseddin Hz. ile sohbet ederken, "Bana öyle bir dua öğret ki, fetih için bana yardimi olsun" der. Akşemseddin Hz. de:
"Zikrin, 'Destur Ya Ahmed' demek olsun. Şeyh Ahmed'den himmet (yardım)taleb et, der.
Bu zikre devam eden Fatih sorar: "Şeyh Ahmed kimdir ki, tazarru ve niyaz eyledim?"
Akşemseddin Hz.nin cevabı:
"Şeyh Ahmed, bu zamanın tasarruf sahibi ve kutbudur."
Şeyh Ahmed, Özbekistan'da / Semerkand'da bulunan Ubeydullah Ahrar Hazretleridir.
Fatih, bu zikrini fetih esnasında devamlı surette tekrarladı ve fetih müyesser oldu..
(Enîsî, Menakıb-ı Akşemseddin. Süleymaniye Kütüb. Hacı Mahm. kısm. No:4666, v.10a-10b)
ismi geçen Ubeydullah Ahrar Hz.nin torunu Hace Muhammed Kasım şunları anlatıyor:
"Ubeydullah Ahrar Hz. bir gün, öğleden sonra aniden atınin hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, binip Semerkand'dan sür'atle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da arkasından gittiler. Biraz yol aldıktan sonra, Semerkand'ın dışında bir yerde talebelerine:
"Siz burada durunuz" dedi.

KIYAMETE KADAR ÇAN SESİ DİNLEMEK

Ahmet Vefik Paşa, Rumelihisarının üst tarafında kurulan 'Robert Kolej" adlı misyoner yuvasının arsasını Amerikalı Protestan misyonerlere satar. Bu zat, öldüğünde vasiyet ettiği gibi Eyyüb Sultan'a gömülmek ister, fakat zamanın padişahı Abdülhamid Han buna katiyen müsaade etmeyerek:
-Protestanlara arsa satan adam, kıyamete kadar onların çan sesini dinlesin, diyerek Eyyüb Sultan'a değil, sattığı arsanın hemen önündeki Rumeli mezarlığına gömülmesini emreder.

“İzmir’i bombalayın!”

Roosevelt emir verdi:
Tarihlerimiz yazmaz ama 1897’de İzmir limanına izinsiz girmeye kalkan “Bancroft” adlı ABD savaş gemisine kıyıdaki topçularımız tarafından ateş açılmıştı. (Muhtemelen bir ABD gemisine açtığımız son ateştir bu. Kaynak: “Roosevelt and the Sultans”, Willam James Hourihan’ın 1975’te Massachusetts Üniversitesi’nde hazırladığı doktora tezi, s. 148.) O sırada İspanya ile uğrayan ABD bunu yutmuş göründü ve hesaplaşmayı erteledi.
1901’de başkanlık koltuğuna oturan Roosevelt, Osmanlı’ya gereken dersin verilmesini, hatta gerekirse bir savaş açılmasını bile düşünmüştü. Osmanlı donanması, ABD’nin devasa savaş gemilerini durdurma kudretinden mahrum değil miydi? Bir filo gönderirdiniz, olur biterdi. Ancak uyanık birisi olduğunu anladığımız Savaş Bakanı Elihu Root uyardı kendisini. Bu Türkler kolay lokma değillerdi. Evet Türklerin deniz kuvvetleri dökülüyordu ama kara kuvvetleri “kaya gibi sağlamdı” ve teke tek kaldıklarında “Türklerin eline değme Avrupa askeri su dökemezdi”.

SULTAN REŞAT’IN HASSASİYETİ

Sultan Reşad bir gün bu emanetlerin bulunduğu odayı ziyaret eder. Cihan Savaşı yıllarıdır. Perdeleri ve hırka-i saadet kisvesini hırpalanmış ve eskimiş bulur ve çok üzülür. "Daire-i Saadet'i ziyaretim sırasında ziyadesiyle üzüldüm ve mahcup oldum. Benim elbiselerim pırıl pırıl olsun da perdeler kapkara kararıp geçsin. Ben ki Peygamber Efendimiz Hazretleri'nin kölesiyim. Köle öyle olur da efendisi böyle mi olur?" diye etrafındakilere sitemde bulunan Padişah, kisveleri hemen yeniletir.
Osmanlı Zabiti
Miralay Sadık Sabri Bey, bir gün Mustafa Sabri Efendilere gelmişti.
Orada anlattı:
Miralay (Albay) Sadik Sabri Bey anlatıyor:

NİJER'DE BİR TÜRK

Nijer!
Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri.. Afrika'nın batı yakasında güneyle kuzey arasında orta bir yerde. Biz haritadaki yerini bulmakta zorlansak da o topraklar Osmanlı'nın son 300 yılında hilafete bağlı topraklar arasında kalmış...
Nijer'de bizimle ilgili bir deyim: Bir sorun içinden çıkılmaz bir hal aldığında' Bunu ancak Türkler çözer' ya da 'Bu Türkler bile çözemez' deniyor.
Bir zamanlar Nijer kabileleri arasında bir ihtilaf çıkıyor. Kabile ileri gelenleri İstanbul’a gitmek durumu Halifeye arzetmek, hamek olmasını istemek için Libya'daki Osmanlı paşasını ziyaret ederler. O da genç oğlunu bu işi çözmek üzere gönderir. Sorun çözülür. Genç adam yıllarca Nijer'de kalır ve bölge halkını yönetir.

NİÇİN BAŞBAĞLAR?..

Anadolu Şamanlarının desteğini alarak Osmanlıya savaş açan Şah ismail, tam bir din düşmanıydı. Masumları kılıçtan
geçiriyor, özellikle baskın yaptığı bölgelerdeki "Sünnî ulemayı" hedef alıyordu. bu doğrudan islam'ı hedef alan bir
yürüyüştü, Erzincan'a... ve dikkat: Başbağlar'a kadar süren bir "katliam" yurüyüşüydü!..
Osmanlı Padişahı Yavuz Suttan Selim'in gönderdiği mektuptaki, fitne çıkarıyor. İslam büyüklerine küfür ediyorsunuz.
Bunun cezası ölümdür.."uyarısı da işe yaramamıştı.

OSMANLI AMERİKA'YI VERGİYE BAĞLAMIŞTI

ABD Başkanı George Washington, Osmanlı’ya vergi öderken, diğer Başkan Wilson’un adıyla İstanbul’da ‘Wilson Prensipleri Cemiyeti’ kuruluyordu.
Amerika’yı haraca bağlamıştık
Osmanlı İmparatorluğu, 1700’lü yılların sonlarında, çöküş döneminde olmasına rağmen, halen dünyada bir etkisi, yaptırım gücü ve saygınlığı olan bir imparatorluktu. Birçok ülke ve imparatorluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan izinsiz politika belirleyemez ve birçok Avrupa ülkesi Osmanlı’ya vergi öderdi. Bu ülkelerden biri de Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Belki de çok az kişinin bildiği bu gerçek, 1700’lerin sonunda yaşanmıştı. Cumhuriyet’in ilk yılları dışında, ABD’ye karşı bir daha bu kadar net olamayan bir ülkenin evlatları, hep onurlu duruşun yaşandığı o günleri çok özlüyor. Olay şöyle cereyan etmişti: Tarih 25 Temmuz 1785.

27 Nisan 2010 Salı

KKKA'dan sonra LYME çıktı

Turan KURT/KASTAMONU, (DHA) 27 Nisan 2010


Kastamonu Üniversitesi Fazıl Boyner Sağlık Yüksek Okulu ev sahipliğinde yapılan konferansa konuşmacı olarak katılan Prof.Dr. Barbaros Çetin, kenelerden bulaşan KKKA’dan sonra LYME hastalığına dikkat çekti.

Rektör Prof. Dr. Bahri Gökçebay'ın davetlisi olarak Fazıl Boyner Sağlık Yüksek Okulu tarafından düzenlenen ‘Kırım Kongo Kanamalı Ateşi: Türkiye'yi Bekleyen Tehlikeler' konulu konferansa konuşmacı olarak Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Barbaros Çetin katıldı.

Çilehane, Amasya





Yakup Paşa tarafından 1413 yılında yaptırılmıştır. Dikdörtgen plana sahip eserin beden duvarları moloz taştan inşaa edilmiştir. Yapı zaviye ve tekke olarak kullanılmıştır. İçerisinde türbe, mescit, divanhane ve ziyaret odaları mevcuttur.



Şirvanlı (Azeriler) Camii





Kafkasya’nın Karabağ ve şirvan şehirlerinde gelerek ilimize yerleşmiş göçmenlerden toplanan yardımlarla Şeyh Hacı Mahmut Efendi tarafından yaptırılmıştır. İlimizde barok stilde 19. yüzyılda yapılmış tek camii olması bakımından ayrıca önem taşımaktadır.


Kapı Ağa Medresesi





Sultan II. Bayezid’ın Kapı Ağası Hüseyin Ağa tarafından 1488 yılında yaptırılmıştır. Ön Asya ve Selçuklu mezar anıtlarında görülen sekizgen plan şeması fonksiyon itibariyle ilk defa bu medresede tatbik edilmiştir. Her kenarda üçer adet, tonozlu revakların gerisinde bulunan kubbeli odalarda güney kenarında daha büyük ve yüksek kümbet ve örtülü mekana yarım kubbelerin bağlanması ile meydana gelen (I) planlı dershane, yapının esasını teşkil eder. Duvarlarında üç sıra tuğla arasında moloz taş kullanılmış, giriş daha yüksek tutularak silmelerle yumuşatılmıştır. Avluda köşeli sade başlıklar sütunlar üzerine oturtulmuş, dengeli revak kemerleri ve duvar üzerindeki plastik Bursa Kemeri uygulaması iç mimariye cazibe kazandırmıştır. Dershane önündeki revak kubbesi iç orjinal mukarnas dolgu ile bezenmiştir.

Sultan II. Bayezid Külliyesi





Sultan II. Bayezid adına 1485-86 yılında cami, medrese, imaret türbe, şadırvan ve çeşmeden ibaret külliye olarak yapılmıştır. 15. yüzyılın son çeyreğinde yan mekanlı camii mimarisinin gelişmiş bir geçiş dönemi örneğidir. Camii beş kubbeli bir cemaat yeri ile geniş bir kemerle birbirine bağlanan arka arkaya iki kubbeli mekan ve buraya açılan yan mekanlardan ibarettir. Doğu kısmındaki minaresi renkli taşlarla yivli, batı kısımlarındaki palmetlerle süslü olarak gerçekleştirilmiştir. Batıda (U) plan şemasına sahip medrese mevcuttur. Doğudaki (L) Plan şemalı yapı imaret ve konuk evidir. Her iki minare hizasında bulunan yaşlı çınar ağaçlarının külliye ile yaşıt olduğu tahmin edilmektedir.

Bayezid Paşa Cami





Amasya Emiri Bayezid Paşa tarafından 1414 yılında yaptırılmıştır. yapı pek az değişikliklerle Bursa Yeşil Cami planına benzemektedir. Planı, arka arkaya iki kubbe, öndeki kubbenin yanlarında ikişer küçük kubbesi ile tipik bir zaviyeli camilerdendir. Cephenin bazı yerleri mermer kaplamalaı olup oldukca tezyini biş kubbeli abidevi bir son cemaat yerine sahiptir.



Yörgüç Paşa Cami






Sultan II. Murat’ın Vezirlerinden Atabey Abdullah oğlu Yörgüç Paşa tarafından 1428 yılında yaptırılmıştır. Kalıplar ve kemerler kahverengi taş ve beyaz mermerler periyodik olarak dizilmiştir. Giriş kapısının üstünde geometrik motifler ve çiçeklerle süslenmiş sağır pencerelerin altında gayet ustaca yazılmış bir kitabe yer alır.


Gümüşlü Cami





Taceddin Mahmut Çelebi tarafından 1326 yılında yaptırılan cami Amasya’da bulunan ilk Osmanlı Dönemi eseri olduğundan önem taşır. Kesme taştan kare plan şemasına sahip cami kiremit örtülü ahşap kubbe ile kapatılmıştır. Son cemaat yeri ahşap direkler üzerinde ve üçgen alınlıklı bir çatı ile örtülüdür. Revak kemerleri yıkılmış, kemer yastıkları ortadadır. Kapı üstü mukarnaslarını yarısına kadar örten çok basık bağdadi bir kubbe bulunmaktadır. Kalem işleri son devirdendir.

Gökmedrese Camii






1267 yılında Amasya Valisi Seyfettin Torumtay tarafından yaptırılmıştır. Cami; medrese ve mezar odası ile kapalı bir külliye şeklindedir. yanında bulunan kümbet mavi renkte çinilerle süslendiğinden Gökmedrese adını almıştır. Sadece kesme taş mimarisi olgun nisbetleri ve süslemeleri bakımından Anadolu’da eyvan biçimli portali olan bir camidir. Türbe tuğla ve tek renkli koyu yeşil çinilerden meydana gelmiş zikzak motiflidir. Cami Anadolu Selçuklu sanatının en iyi temsilcisidir.

Halifet Gazi Kümbeti





1242 yılında Selçuklu Emirlerinden Halifet Alp İbni Tuli için yaptırılmıştır. Selçuklu Türbeleri tarzında kare bir taban üzerine sekizgen planlı kule şeklinde yapılmıştır. Türbenin mekan kısmında bir sanduka bulunur. Sandukanın güneye bakan kısmında kabartma olarak kıvrak boynozlu birer koç kafası vardır. Bu iki koç kafasında iki tane kanat takılı Melek başı görülmektedir. Türbe güney cephesi haricinde sade görünümlüdür.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Burmalı Minare Camii





Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev II. zamanında Vezir Necmeddin Ferruh Bey ve kardeşi Haznedar Yusuf tarafından yaptırılmıştır. (1237 – 1247) bir çok tamir ve restorasyon sonucu orjinal görünümünü kaybetmiştir.Kıble duvarlarına dikey uzanan ortada daha geniş üç nefi plana sahiptir. Orta nef (Mihrap) önündeki daha büyük kubbe, yan kısımlar tonoz örtülüdür. Girişin sol tarafındaki cepheye bitişik sekizgen biçimli klasik Selçuklu Kumbeti ve sonradan eklenmiş burmalı minaresi caminin önemli özelliklerindendir. Her ikiside iç kısma açılmaktadır.


AMASYA Kale Köyü


Kaleköy, Amasya ilinin Merkez ilçesine bağlı bir köydür.

Tarihi

Yukarı Kaleköy diye bilinen yer ana yola 5 Km dir. Tarihi bir kale ve kilise vardır çok öncelerden yerleşim yeri olduğu bilinmektedir. Kalenin Bizanslılar tarafından garnizon olrak kullanıldığı bilinmektedir. Ayrıca köyde hamam ,yunak ve taş oymalı çeşme ve yalaklar mevcuttur. Köy definecilerin gözdesi olup bazı bulunan defineler Amasya Müzesinde sergilenmektedir. Köy de toprak kale höyü,kilise adında eski kilise yıkıntıları, ambar taş adında darphane,palankaya adında eski bir şehir , meloğun yel değirmeni adında ,yel değirmeni yıkıntıları ,üç göz adında kale üzerinde yapay mağaralar bulunmaktadır.Aşağı köyde bir kaç yerde ipekyolu güzergahına ait yakın tarihte bilinen hanlar vardır.

Amasya el sanatları

El Sanatları

Ülkemizde yaygın olarak yapılan el sanatları, İlimizde de varlığını sürdürmekte ve halkımızın geçimine yardımcı olmaktadır. Yöremizde devam eden el sanatları;

Halı – Kilim Dokumacılığı :
Halıcılık son dönemlerde yeniden yöre ekonomisine katkıda bulunan bir ekonomik faaliyet olmaya başlamıştır.Yassıçal Belde’si ve Sarıyar Köyü’nde üretim devam etmektedir.

Teneke Semaver :
Yöre insanının çay içme alışkanlığı nedeniyle semaver yapımı pratik olarak geliştirilmiştir. Amasya yöresine özgü semaverlerin, değişik boylarda üretimi yapılmaktadır.

Peştamal, Çarşaf Dokuma :
Merzifon yöresinde kamçılı tezgah diye bilinen tezgahlarda dokunur. Özellikle çarşaf, masa örtüsü, peştamal çeşitli şekil ve motiflerle süslenerek üretilmektedir.

İğne Oyası :
Tüm yörede yaygındır. Özellikle yemeni oyalamak yanında, yaka çiçeği, mendil, fular, para kesesi vb. olarak zenginleştirilmiştir.

Ağaç İşleri :

AMASYA’NIN İLÇELERİ

Amasya (merkez), Göynücek, Gümüşhacıköy, Hamamözü, Merzifon, Suluova, Taşova’dır.
Göynücek: Çekerek Irmağı Vadisi’nde kurulan ilçeye 8 km. uzaklıktaki Çekerek vadisine bakan kayalık üzerinde kurulmuş Gökçeli kalesi ilçenin önemli tarihi eseridir. Roma Döneminde garnizon olarak kullanılan Kalede 98 basamaklı merdiven ile gizli bir yol bulunmaktadır. İlçe merkezine 6 km. uzaklıkta bulunan Çamurlu köyü İlice mevkiinde çıkan kaynak suyunun böbrek taşlarına karşı tedavi edici özelliği olduğu söylenmektedir.
Gümüşhacıköy: İlçe merkezindeki Bedesten, Büyük hamam, Koyun pınarı ve Kabak çeşmesi; Gümüş beldesinde yer alan Haliliye Medresesi, Yörgüç Paşa Cami, Darphane Cami, Maden Cami (Eski Kilise) ilçenin Selçuklu ve Osmanlı dönemi mimari eserleridir. Şarlayuk beldesi ise yeşilin her tonunun bulunduğu, altyapısı olan bir mesire yeridir.
Hamamözü: İnegöl dağlarının doğu ve kuzey eteklerinde kurulmuştur. İlçe merkezinde bulunan Arkut Bey kaplıcası yörenin önemli dinlenme ve piknik yeridir. İlçe merkezine 1km. uzaklıkta olan Kahramanlar İçmesi bağırsak parazitlerine iyi geldiği bilinmektedir.
Merzifon: İl merkezine 49 km. uzaklıktadır. 7. yüzyıl sonlarında Merzifonlu Kara Mustafa Paşanın Sadrazam olmasıyla Merzifon kök lü imar değişikliğine uğramıştır.

NASIL GİDİLİR

Serçoban

Serçoban, Amasya merkezdeki Kocacık Çarşısı’nda türbesi bulunan İğneci Baba ile kardeştir. İğneci Baba ayakkabı tamiri, kardeşi Serçoban ise çobanlık yapar.

Serçoban, bir gün dağda sürülerini otlatırken kaçan oğlağı yakalamak ister, Serçoban kovalar, oğlak kaçar, iyice yorulan Serçoban “Seni yakaladığımda keseceğim” der. Sonunda yakaladığı oğlağı sözünü yerine getirmek için tam kesmek üzere iken mahzun ve etkileyici bakışları ile karşılaşan Serçoban, duygulanır “ Beni de çok yordun mübarek ” der ve yakaladığı oğlağı serbest bırakır.

İğneci Baba

İğneci Baba ile kardeş olan Serçoban, Amasya merkeze bağlı Karasenir Köyü’ne yerleşir. Çobanlık ile geçimini sağlayan, hal ve hareketleri, ibadetinin sadeliği ile tanınır.

Bir gün Amasya’da ayakkabıcılıkla geçimini sağlayan ağabeyi İğneci Baba’yı ziyarete gelir. Beraberinde de koyunlarından sağdığı sütü bir mendiline çıkılayıp hediye olarak getirir. Amacı, kendi mendiline koyduğu sütün, mendilden sızmadığını göstermektir. Serçoban mendilini kunduracı dükkanının duvarındaki bir çiviye asar. Bu sırada İğneci Baba dükkanında bir bayanın ayak ölçünü almaktadır. Serçoban, bayanın topuklarını görünce, “ne kadar da güzel” diye aklından geçirdiğinde çiviye asılan mendilden süt yavaş yavaş damlamaya başlar.

Güzelce Kız (Aynalı Mağara Efsanesi)

Güzelce Kız, bir kral kızıdır. Dünyalar güzelidir. O kadar güzeldir ki; görenler dayanamaz, yıldırım düşmüş gibi kendilerinden geçerler. Bu yüzden genç kız, hep peçeli gezer, güzel yüzünü kimseye gösteremez.

Artık zamanı gelmiştir diye düşünen babası, dört bir yana haberciler çıkarır kızını evlendirecektir ama kim kızının peçesini açıp güzelliğine dayanır, onu dünya gözüyle seyredebilirse kızını ona verecektir.

Bu çağrıya yedi iklim, dört bucaktan şehzadeler, vezir çocukları, dünya zenginleri, yiğitler, bilginler, kısacası gençliğine, bilek gücüne güvenenler dört nala Amasya’ya gelirler.

Amasya Deyimleri

Deyimler

Amasya’nın Bar Dağ’ı, bir dağı olmazsa öbür dağı.

Ali evlendi Güllü gelin oldu. (olan oldu)

Alayı çullandı. (Hepsi birden üzerime geldi)

Başı içeride. (Evine bağlı)

Bu ne biçim gayda, büyüklerde olur fayda. (Bir bilene danışmak)

Bıçağın önü de arkası da kesiyor. (Her durumda kendini haklı çıkartıyor)

Bilmeden göle düşme. (Bilmeden bir işe kalkışma)

Çalınmaz saz, tutulmaz söz. (Bidiğini okuyan)

Döklüm döşek. (dağınık)

25 Nisan 2010 Pazar

Amasya Ağzı

Amasya Ağzı

Afur
AğaImiş
Avar
Bandik
Bedel
Barama
Cimin
Çağ
Delme
Dıldıbız
Ebe kulağı
Ellek
Eselük
Fağrimek
Fodula
Gadaşım
Gındak
Heri
Hörpüm
Hapaz
Irışgan
İlam
İlistir
İşgefe
Kekitmek
Küflek
Mamir
Mangaş
Nönnük
Öncek
Ötöğön
Öğendere
Parpu
Pehli
Pirpirim
Sorutmak
Şilepe
Şibermek
Şallak
Tavatır
Tağar
Teccal
Topuklu
Unutma Beni
Yağarnı
Yeğnicek
Yiti
Yüğürtmeç
Zartalak
Zarzalak
Zımzık
Zarilemek
Zeklenmek

Amasya Ağzı


Amasya Ağzı

Afur
AğaImiş
Avar
Bandik
Bedel
Barama
Cimin
Çağ
Delme
Dıldıbız
Ebe kulağı
Ellek
Eselük
Fağrimek
Fodula
Gadaşım
Gındak
Heri
Hörpüm
Hapaz
Irışgan
İlam
İlistir
İşgefe
Kekitmek
Küflek
Mamir
Mangaş
Nönnük
Öncek
Ötöğön
Öğendere
Parpu
Pehli
Pirpirim
Sorutmak
Şilepe
Şibermek
Şallak
Tavatır
Tağar
Teccal
Topuklu
Unutma Beni
Yağarnı
Yeğnicek
Yiti
Yüğürtmeç
Zartalak
Zarzalak
Zımzık
Zarilemek
Zeklenmek
: Ahır
: Eğilmiş
: Salatalık
: Şalvar
: Merdiven
: İpek Böceği kozası
: Küçük sinek
: Çocuk
: Cepken
: Fakir
: Salyangoz
: İşinin ehli olan
: Gelgit akıl
: İhtiyarlamak
: Somun Ekmek
: Kardeşim
: Bilye
: Herif, yahu, boşver
: Bir yudum
: Avuç dolusu
: Nispet etmek
: Hayret
: Süzgeçli kap
: Yufka ekmek
: Atlamak, aldanmak
: Hareketsiz, tembel kimse
: İyi olmak
: Cımbız
: Çocukları korkutmak için söylenir
: Önlük
: Geçmiş gün, geçen gün,
: Ucu çivili uzun sopa
: Azar
: Patlıcan yemeği
: Semizotu
: Ayakta durmak
: Yapış yapış
: Şımarmak
: Çıplak, yoksul
: Çok iyi
: Ağzı geniş su küpü
: Açık göz,zeki ve yaramaz kız çocuğu
: İçinden pazarlıklı
: Ekmek, pekmez ve cevizle yapılan bir  tatlı
: Omuz veya sırt
: Tezcanlı
: Sert, acı
: Kısır hayvan
: İri, patavatsız
: Leylak çiçeği
: Yumruk
: İnlemek, yalvarmak
: Alaylı taklit etmek

Amasya Yöresel Halk Oyunları

Yöresel Halk Oyunları

Genellikle düğünlerde, kına gecelerinde, özel gecelerde ve askere giden gençler uğurlanırken oynanmaktadır.

Yelleme :
Bu oyun daha çok askere giden gençler tarafından oynanır. Özünde yiğitlik duygusu taşımaktadır.

Mahir Çavuş :
Mahir Çavuş, Amasya’nın Göynücek İlçesi’nde yaşamış olan bir yiğittir. İlçenin bir köyünde yaşayan bir kıza sevdalıdır. Onların sevgisine ithaf edilen bu oyun, yöre halkı tarafından halen oynanmakta, benimsenip sevilmektedir.

Sim Sim :
Ateş etrafında dönülerek, bir el arkada, diğeri havaya kaldırılarak davul-zurna eşliğinde oynanır. Diğer oyuncu kendini göstermeden ortada oynayan kişiye vurarak kovmak amacıyla, nara atarak hızlı bir şekilde oyuna girer ve gösterisini yapar. Burada önemli olan, oyuncunun hareketlerinin çabukluğu ve oyunundaki estetiktir. Ayrıca, anlaşan iki oyuncu karşılıklı gösteri yaparlar.

Amasya Manilerinden seçmeler

Maniler

Bir dalda iki elma,
Biri al birin alma,
Alnına yazılmışım,
İsder al isder alma,

Kavah senden uzun yoh,
Dallarında üzüm yoh,
Seni sevdim seveli,
Başgasında gozüm yoh.

Amasya Yöresel Halk Oyunları

Diğer Halk Oyunları :

Narilli (Narey)
Topal Kız (Sırıklı)
Noktalı
Karlıdağlar
Kasap Oyunu
Temürağa
Küstahlı
Sarhoş Halayı
Manili
Dallihe
Esen Yel
Semah
Mektepli
Yanlama
Yelleme (Sallama)
Burçak Tarlası
Köroğlu Halayı
Tanakul
Çerkez Halayı
Oduncular
Amasya Ağırlaması
Düz Ağırlama
Hoşbilezik
Sarıkız
Tamzara
Candarma

Amasya Fotograf galerisi


Fotoğraf Galerisi

24 Nisan 2010 Cumartesi

İmam'ın Papağanı

Üç Amerikan askeri, Irak'ta bir bakkal dükkânına girerler, alışveriş yaparken:
"kahrolsun Amerika" diye ses duyarlar.
Etrafa bakınırlar ve sesin bir papağandan geldiğini anlarlar.
Bunun üzerine bakkala:

Amasya İli Haritası

Hamamözü (Arkut Bey) Kaplıcası

 







 İl merkezine 93 km. uzaklıkta Hamamözü ilçesinde bulunmaktadır. Yeni modern termal tesisler tamamlanmış olup hizmete sunulmuştur. Bunun yanında özel pansiyonlarda konaklama yapılabilmektedir.

Ilısu Kaplıcası


 







İl merkezine 62 km. uzaklıkta olup, Göynücek ilçesi Ilısu köyünde bulunmaktadır. Tesis ve konaklama imkânı yoktur. Romatizma, mide, bağırsak ve kadın hastalıklarına iyi gelmektedir.

Gözlek Kaplıcası

 








Amasya-Göynücek karayolunun 22. km. sinde bulunan 2 yıldızlı Gözlek Termal Tesisinin (256 22 22) su sıcaklığı 39.5 C° dir. Tesis bünyesinde kafeterya, lokanta kapalı yüzme havuzu, özel kabinler, Türk Hamamı, kür banyoları ile 17 oda 34 yataklı otel 4 adet de apart (toplam 42 yatak)ve piknik alanı bulunmaktadır. 

Terziköy Kaplıcası


 






 

Amasya Terziköy Kaplıcası Turizm Merkezi, il merkezine bağlı Çivi köyü sınırları içinde, il merkezine 36 km. uzaklıkta yer almaktadır. Amasya Terziköy Kaplıcası’ndaki termal suyun sıcaklığı 37 °C ‘dir.

Amasya adının menşei (kaynağı)


 








Eskiçağda bir çok Anadolu şehrinin kurucu (ktistes) tanrısı veya kahramanının olduğu bilinmektedir. Bu mitolojik kuruluş Amasya için de geçerlidir.
Roma İmparatoru Septimius Severus (M.S. 193-211) dönemine ait bir Amasya sikkesi üzerinde yer alan ERMHC KTICAC THN POLIN yazıtından hareketle Hermes’in Amasya kentinin kurucu tanrısı olduğu kabul edilmektedir.
Bu kısa açıklamadan sonra Amasya adının tarihçesine gelecek olursak; Hitit belgelerine göre Amasya’nın bilinen ilk adının Hakmiş [Khakm(p)is] olduğu sanılmaktadır. Bu isimin Perslerin Amasya’yı fethine kadar devam ettiği değerlendirilmektedir.
Amasya’nın Mitridates Krallığı Dönemi’ndeki adı “Amasseia” dır. Özellikle M. Ö. II. yüzyıldan itibaren darp edilen Amasya şehir sikkelerinde AMASSEİA ibaresi açıkça görülmektedir. Zaten coğrafyacı Strabon’da Amasya için Amaseia sözcüğünü kullanmaktadır.