Alpu’nun yaklaşık 25 km kuzeydoğundan bulunan Karacaören köyünün 2 km kuzeyindeki Sulununkıran Tepe’sinin Sakarya Nehri’ne bakan kuzey yamacının başlangıcında yer alır. Kanyon şekilli derin vadi içinde akan Sakarya’nın sol yamacının en üst kesiminde bulunan mağaraya, Alpu-Gökçekaya Barajı yoluyla gidilmektedir. Bu yoldan ayrılan stabilize yol, Kuzayva ve Gümele köylerinden geçerek Karacaören’e varır. Bu yol, daha sonra Otluk ve Kandamlamış köylerinden geçerek Eskişehir-Alpu-Mihalıççık-Nallıhan yoluna bağlanır. Karacaören köyünden yarım saatlik yürüyüşle Kara Mağara’ya ulaşılmaktadır. İçeri görünümleri son derece güzel sarkıt dikit, sütun ve duvar damlataşları ile kaplı olan Kara Mağara, turizm amaçlı kullanıma son derece uygun fiziksel özelliklere sahiptir. Ayrıca gerek mağara çevresinin vahşi güzelliği(Sakarya Nehri ve Gökçekaya Barajı hemen önündedir.) ve uçaktan bakıyor hissi vermesi ve gerekse ulaşımın kolay olması, önemini daha da artırmaktadır.
2 Temmuz 2010 Cuma
Kara Mağara
Alpu’nun yaklaşık 25 km kuzeydoğundan bulunan Karacaören köyünün 2 km kuzeyindeki Sulununkıran Tepe’sinin Sakarya Nehri’ne bakan kuzey yamacının başlangıcında yer alır. Kanyon şekilli derin vadi içinde akan Sakarya’nın sol yamacının en üst kesiminde bulunan mağaraya, Alpu-Gökçekaya Barajı yoluyla gidilmektedir. Bu yoldan ayrılan stabilize yol, Kuzayva ve Gümele köylerinden geçerek Karacaören’e varır. Bu yol, daha sonra Otluk ve Kandamlamış köylerinden geçerek Eskişehir-Alpu-Mihalıççık-Nallıhan yoluna bağlanır. Karacaören köyünden yarım saatlik yürüyüşle Kara Mağara’ya ulaşılmaktadır. İçeri görünümleri son derece güzel sarkıt dikit, sütun ve duvar damlataşları ile kaplı olan Kara Mağara, turizm amaçlı kullanıma son derece uygun fiziksel özelliklere sahiptir. Ayrıca gerek mağara çevresinin vahşi güzelliği(Sakarya Nehri ve Gökçekaya Barajı hemen önündedir.) ve uçaktan bakıyor hissi vermesi ve gerekse ulaşımın kolay olması, önemini daha da artırmaktadır.
Koçakkıran Mağarası
Kötüfatma, Karamıkini ve Kara Mağaralarının çok yakınında bulunur. Mihalıççık ilçesine bağlı Otluk Köyü’nün Açtım mahallesinin yakınındaki Koçakkıran Tepe(1358 m)’nin 1 km kuzeyinde, Sakarya Nehri’nin sol yamacının hemen hemen orta kesiminde yer alan mağaraya, Alpu-Karacaören-Otluk veya Alpu-Bozan-Büğdüz-Kandamlamış-Otluk yollarından biriyle gidilebilir. Açtım mahallesine kadar herhangi bir vasıtayla, buradan da dik bir yamaçla bir saatlik yürüyüşle mağaraya ulaşılır. Fiziki özellikleri ve görünümleri son derece güzel ve ilginç yoğun damalataşların (sarkıt, dikit, sütun, duvar ve perde damlataşları, damlataş havuzları, patlamış mısır şekilli damlataşlar) varlığı nedeniyle turizm amaçlı kullanıma son derece uygundur. Mağaranın hemen önünde bulunan Sakarya Nehri ve Gökçekaya Baraj gölü ve doğal çevrenin güzelliği bu önemini iyice arttırmaktadır. Ayrıca depolamacılık ve askeri amaçlarla da değerlendirilebilir.
Erzincan Girlevik Şelalesi (Çağlayan)
Girlevik Şelalesi; Erzincan ilinin güneydoğusunda, merkeze yaklaşık 30 km. uzaklıkta bulunan Çağlayan mevkiindedir. Şelale, Çağlayan Beldesine 3 km. uzaklıkta Girlevik köyündedir. Şelale Erzincan’ın en güzel yerlerinden biridir. Doğal güzellikleri, bitki örtüsü, suyu, dinlenme açısından önemli bir mesire yeridir. Şelalenin suyu, Kalecik Köyüne 1 km. uzaklıkta sarp kayalar içinden ve 9 ayrı yerden kaynar, yeşillik bir dere yatağını takip ederek şelaleye ulaşır.
Şelalenin yüksekliği 30-40 m. civarında ve 3 kademeli ve yöreye özgü taştan oluşmaktadır. Şelalenin çevresi ağaçlıktır, özellikle yaz aylarında mesire yeri olarak büyük ilgi görmektedir. Kışın şelale suyun donmasıyla oluşan sarkıtlardan buzul tırmanışı, yazın soğuk sularında serinleme imkanı vardır.
Şelalenin yüksekliği 30-40 m. civarında ve 3 kademeli ve yöreye özgü taştan oluşmaktadır. Şelalenin çevresi ağaçlıktır, özellikle yaz aylarında mesire yeri olarak büyük ilgi görmektedir. Kışın şelale suyun donmasıyla oluşan sarkıtlardan buzul tırmanışı, yazın soğuk sularında serinleme imkanı vardır.
Erzincan – Kemah Acemoğlu Köprüsü
Erzincan il merkezi ile Kemah ilçe merkezini birbirine bağlayan yol üzerinde olan ve Karasu nehrinin üstüne kurulu bir köprüdür. Kış aylarında oluşan buzlanma nedeniyle çok fazla tehlikenin yaşandığı bir köprüdür. Köprü üzerinde geçtiğimiz yıllarda yaşanan talihsiz bir kaza sonrasında askeri bir araç Karasu nehrine uçmuş ve sonrasında bu köprünün yanı başına bir anıt mezar yapılmıştır.
Kemah Soğuksular
Kemah ilçesindeki bu mesire yerinin özelliği,her yıl Haziran ayı sonunda çıkan ve Ağustos ayı sonunda kaybolan,beyaz köpüklü,soğuk sularıdır.
Kemah İskender Baba Türbesi
İlçe merkezinde Mektepönü Mahallesinde,yolun altında Fikri Erol’un bahçesinin içinde bir türbedir.Türbenin kime ait olduğu ve ne zaman yapıldığı hususunda pek bir bilgi yoktur.Yoldan bakıldığında pek belli olmayan türbe iki bölmeden müteşekkil.Cami yönündeki kapısından zorla içeri girilen bölüm, eskiden küçük mescit gibi kullanılır,Kur’an okunurmuş.Oradan bir girişle geçilen iç odada ise iki adet mezar varmış.
Nüfus Müdürü Fikri Bey,bu mezarların başında şamdan olduğunu söyledi, fakat biz gittiğimizde görememiştik.Zaten birinci odanın kubbesi yol tarafından çökmüş ve içine taş toprak dolmuş durumda.Üst kısmı da kubbeden bir eser kalmamış ve bir yığıntıya dönüşmüş gibi duruyor.
Kemah Kalesi Gözetleme Kulesi
Fırat’ın sol sahilinde sarp ve dik bir kayalık kesimin uç kısmına inşa edilmiştir.Karayolu ve tren yolunun üstünde,jandarma binasının hemen alt tarafındadır.Şimdiki karayolu yapılmadan evvel yaya yolu buradan geçermiş.Hatta tarih boyu cenuptan şimale giden yol,hep bu güzergahdan geçermiş.Daha sonra tren yolu inşa edilirken,bu sert kayalık bir tünelle geçilmiş.Bu da yaya yolunun Tanasur’a inen kısmını bozmuş. Zira Kemah boğazının alt tarafı çok dik,geçit vermeyen uçurum şeklindeymiş.Kale ile arasında Tanasur Çayı akmaktadır.Sekizgen planlı ve iki kattan müteşekkildir.
Nüfus müdürü Fikri Efendi’nin söylediğine göre,burası gözetleme kulesi olmasının yanında,yoldan geçenlerden “Yol Bac’ı”(geçit ücreti) nın tahsil edildiği de bir yermiş. Birinci katın seviyesini,dıştan dolaşan rolyefli kalın bir silmeden de anlamak mümkündür.Zemini taş olup,bu sebeple su basmanının yapılmasına gerek görülmemiştir.Silmelerle çevrelenen kapısı,sivri bir kemerle nihayete erer ve kapı kuzeye açılmaktadır.Üzeri kubbe ile örtülü olup,alt kesim basık bir kubbe ile örtülmüştür.Üst katta biri güneyden Kemah’a ve yola bakan,diğeri de batı istikametinde Furat’a bakan demir parmaklıklı iki penceresi vardır.Silindirik bir biçim arz eden bu eserde bilehare tamirat görmüştür.Yapılışında sadelik göze çarpar.Karşıdan bakanlara,mimari tarzıyla tipik bir Selçuklu eseri olduğunu hemen söyleyiverir.
Gölcü Baba Kümbeti, Kemah, Erzincan
Taşboğası çevresinde,yüksek bir tepe üzerinde yapılmıştır.13.yy ın ilk yarısına ait olduğu sanılmaktadır. Düzgün kesme taştan,iki katlı yapıdır. Altta mezar odası üstte sekizgen gövdeden oluşmaktadır. İçten kubbe,dıştan piramit biçimi çatıyla örtülüdür.
Meryem Ana Kilisesi, Kemah, Erzincan
Meryem Ana Kilisesi; Koruyolu Köyündedir.Yapım tarihi ve yapımcısı bilinmemektedir.
Kemah Alaaddin Bey Çeşmesi
İlçe merkezinde bulunan Alaeddin bey çeşmesi,1879 yılında Alaeddin bey tarafından yaptırılmıştır.Mimarisi batılı dönem özellikleri taşımaktadır.
1 Temmuz 2010 Perşembe
HARPUT VE ELAZIĞ ADININ KAYNAĞI
Asur ve Hitit yazılarında Harput’tan söz edilmektedir. Boğazköy’de bulunan Hititler’e ait çivi yazılı belgelerde Harput yöresine IŞUVA denildiği görülmektedir.M.Ö.19. uncu asırda bulunan Asurlar’a ait çivi yazılı Kapodokya metinlerinde KARPATA adıyla geçen yerin Harput olduğu söylenmektedir.Urarturlar döneminde Harput’a KARBERD denilmekte idi.”KAR ” taş, “BERD” ise kale anlamına gelmektedir.
M.Ö.13. asra ait Hitit çivi yazılı bir vesikada Harput, HARPUTTAŞ olarak adlandırılmıştır. Vesikada Harputtaş ,Harziuna ülkesinin dört şehrinden birisi olarak gösterilmiştir.Harputtaş şehri ile bugünkü Harput’un aynı olduğu konusundaki fikri Prof.Bossert ileri sürmüştür.M.Ö.9. ve 8. yüzyılda Hitit kitabelerinde Harput’a HARPUTTAVANAS denilmektedir.
M.Ö.900-650 yıllarında Urarturlar Harput’a SUPANI adını vermişlerdir.Eski Yunan ve Romalılar bu kelimeyi SUPHANE ya da SOFEN şeklinde kullanmışlardır.Bununla beraber ünlü Alman Coğrafyacılarından “K.Ritter” Harput’un bütün SUPHANE eyaletinin merkezi olarak göstermekte ve bu fikri Lehman Haupt da muhtemel görmektedir.
Arap kaynaklarında Harput ve yöresi HİNZİT,Ermeni kaynaklarında ise HANDZİT olarak geçmektedir.Arap kaynaklarında İranlılar’ın zapt ettikleri ZIATA CASTELLUM denilen yerin Harput’tan başka bir yer olmadığı , ZİYATA kalesine Araplar’ın HISN-I ZİYAT dedikleri ,Ziyata’nın Ziyad’a benzetilmiş olduğu ve Castellumun’da Arapça kale manasına gelen HISN kelimesinin karşılığı olduğu muhakkakdır.
Harput bir zamanlar bu şekilde isimlendirilmiş ve Hısn-ı Ziyat ismi yakın asırlara kadar devam etmiştir.Bazı bilginler Hısn-ı Ziyat isminin yalnızca kaleye verildiği ,şehre ise HARTABIRT denildiği ve Arapça’ya bu şekilde ve bazende HATR-EL-BUYUT geçtiği ifade edilmektedir.
Harput’un Elazığ’a taşınmasıyla Elazığ’da oturan insanlar Harput’a yukarı şehir demeye başladılar.
Elazığ’ın Osmanlı Dönemindeki ilk adı Mezradır.Elazığ’ın Sultan Abdulaziz zamanında bayındırlaştığı ve buraya MAMURET’ÜL AZİZ yani Aziz’in yaptırdığı kent adı verilmektedir.Sonraları halkın ağzında daha kolay söylenebildiği için ELAZİZ olarak kullanılmıştır.17 Kasım 1937 ‘de ELAZİZ’e gelen Atatürk ,şehrin adının ELAZIK olmasını istemiş; Atatürk’ün önerisi ve bakanlar kurulu karari ile Elaziz,Elazık olarak değiştirilmiştir.Azık diyarı anlamına gelen bu kelime , söyleniş zorluğu nedeniyle 10 Aralık 1937 ‘de bir bakanlar kurulu kararı ile bugünkü söyleniş şekliyle kabul edilmiştir.
ELAZIĞ KÜLTÜR TARİHİ
Gazi Caddesi
Bugünkü Elazığ 1834 yılında tarihi Harput’un bir mezrası olan ve “mezre” diye anılan ovaya nakledilmesiyle kurulmuştur. Cumhuriyet döneminde ise gelişmesine devam ettirerek gelişen ve Doğu Anadolu’nun önemli merkezlerinden birisi olan Elazığ, kültür tarihi ve yerleşme tarihi açısından büyük önem arz eder.
Bilim adamlarının yer değiştiren şehirler arasında saydığı Elazığ ,1937 yılında bugünkü ismini almıştır. Harput; Sultan Aziz döneminde Mamüret’ül-Aziz ismin alıncaya kadar Harput ismiyle bilinmiş ve tarihe mal olmuştur. Bu nedenlerle Elazığı anlatırken onun menşeini oluşturan Harput’dan bahsetmek ve hatta birisinin ismi anıldığında diğeri anlamak mecburiyeti var gibidir.
Elazığ(Harput)ve çevresi çok eski bir yerleşme bölgesidir. Yöre hakkında ilk yazılı belgeler M.Ö.2000 yıllarına rastlar. Ancak 1967 yılında Keban Barajı’nın yapımı nedeniyle oluşacak olan göl sahasında yapılan arkeolojik kazı ve etnografik araştırmalardan elde edilen buluntular , yörenin paleolitik (eski taş)devrine ulaşan bir iskan sahası olduğunu ortaya çıkarmıştır. Nitekim Elazığ’ın Murat ve Karasu’nun birleşmesinden oluşan Fırat Nehrinin çizdiği yay içinde sulak ve verimli bir ova üzerine kurulması ,yöreyi yerleşmeye elverişli kılmıştır.
Elazığ(Harput)’ın yazılı tarihi hakkında ilk bilgilerin Hitit tabletlerinden almaktayız. Buna göre yörenin ilk sakinleri Mitanni adında bir devler kuran Hurriler olmuştur. M.Ö.III ve IV bin yıllarında bölgede Subarların yaşadıkları ve Fırat isminin bunlar tarafından verildiği ileri sürülmüştür. Subarlar’ın Hurriler2le aynı kökten geldikleri ve yeryüzünde madeni ilk işleyen kavim oldukları bilinmektedir. Hatta işlenen madenlerin Mezopotamya’ya da ihraç edildiği anlaşılmaktadır. Mezopotamya’da gelişen kültürlerin kökenini burada aramanın daha doğru olacağı kanaatindedirler.
Hurriler2den sonra M.Ö.2000 yıllarında yöreye IŞUVA adı veren, tarımda ve dokuma sanatında ileri olan Hititler hakim olmuşlardır.
Hititlerin yöredeki egemenliğine ;çivi yazısını kullanan ve taş oymacılığı konusunda ileri olan Urarturlar son vermiştir. Günümüzde de ayakta olan Harput Kalesini ilk yapanların Urarturlar olduğu ileri sürülmektedir.
M.S. 1. Asırla 3. Asar kadar Harput’a hakim olan Romalılar ,madencilikte ileri olup yörede maden işletmeleri kurmuşlar Harput ve civarında azda olsa bir şehir hayatının ortaya çıkmasına vesile olmuşlardır.
Sasaniler’le Bizansızlar arsında zaman zaman el değiştiren Harput , 7. Asrın ortalarında Bizansızlar’ın eline geçer. Sonra H.z.Ömer zamanında müslüman Arapların hakimiyetine girer. Bu dönemlerde Uluova ve Kuzuova da hayvancılık yapılıyor,insanlar çoksade bir hayat sürüyorlardı .10.asırda ikinci defa Harput’u ele geçiren Bizanssızlar burada bir vilayet teşkilatı kurmuşlardır.
Harput ve çevresi 1071 yılında kazanılan Malazgirt zaferinden sonra 1085 yılında Türkler’in eline geçmiştir.Harput’taki ilk Türk hakimiyeti Çubukoğulları ile başlar.Bu dönemde Harput’un iskanı ve imarı çalışmaları uç verir.Böylelikle günümüze kadar gelen ve sonsuza kadar devam edecek olan Türk hakimiyeti sağlam temeller üzerine kurulmuş olur.
Anadolu’nunu fethine katılarak ,Türkleşmesinde önemli rol oynayan Artukoğulları ,Harput’ta 1113 yılından başlayıp 1234 yılına kadar ,yüzyıl sürecek olan bir hakimiyet kurmuşlardır.Artukoğulları’nın Harput’un kültür tarihi üzerinde önemli bir yeri vardır.Osmanlılar gibi kayı boyundan olan Artuklular ünlü komutan Belek Gazi’yi yetiştirmiş ,Harput’u bugüne kadar ulaşan Türk-İslam eserleriyle süslemeye başlamışlardır.Harput’taki Ulu Cami,Alacalı Camii bu dönemde yapılmışlardır.Yine Artukoğulları döneminde bir hastane,bir çok çeşme ,türbe ,saray inşa edilmiştir.Harput kalesi önemli bir onarım görmüş ve bazı eklentiler yapılmıştır. Yine kalenin hemen dibinde Süryani Kilisesinin Artuklu Hükümdarı Fahrettin Karaaslan tarafından yapıldığı kanaati vardır.
Bu dönemde ticaret ve el sanatları son derece ğelişmiştir.1185 yılında yapılan Ahi Musa Mescidi’nin varlığı Harput’ta bir Ahi Teşkilatı’nın kurulduğunu göstermektedir.Artuklular dönemi Harput’un bayındır hale gelmesiyle birlikte bilim ve sanatta da önemli hamlelerle doludur.Adı bilinmeyen bir yazar matematik kitabı yazmış ,musikide .edebiyatta önemli gelişmeler olmuştur.Artuklular döneminde Uluova ve Kuzuova da geleneksek usüllerle tarım yapılmıştır.Bu dönemlerde evler genellikle tek katlı ve damlıdır.
Artuklular döneminde Harput bir bilim,kültür,sanat ve ticaret merkezi haline gelmiştir.
Anadolu Selçuklu hükümdarı Alaaddin Keykubat ,Artukluların egemenliğine son vererek Harput’a hakim olur. Bu dönemde Harput’ta Türk-İslam Kültürü tamamen hakimdir. Ticaret,sanat ve kültür şehri olma özelliğini sürdürür. Arap Baba Mescidi bu dönemin eseri olup,mescitteki çini işçiliği ,el sanatlarının ne kadar ileri bir düzeyde olduğunu gösterir.
Selçuklular’ın zayıflama dönemlerinde Harput’a İlhanlı akınları oldu. İlhanlılar yörede huzursuzluk yarattıkları gibi Harput’ta oluşan uygarlık birikimlerini de önemli ölçüde tahrip etmişlerdir. Harput’un yaşadığı en acı ve en talihsiz yıllar bu dönem olmuştur.
İlhani hakimiyetinden sonra Harput’a 1339 yıllarında başlayıp 1465 yılına kadar sürecek olan Dulkadiroğulları dönemi başlar ve bu dönemde Harput Kalesi tekrara onarım görür.
Tarihi boyunca bir sınır bölgesi ve ihtilaf hududu olarak kalan Harput ,1465′de Akkoyunlular’ın eline geçer ve Osmanlılara sınır oluşturursuzun Hasan döneminde İtalyan gezgini Barbora’ya göre göz kamaştırıcı bir kenttir. Akkoyunlular zamanında Harput’ta para basılmış,kültür ve sanatta önemli hamleler yapılmış ,çok sayıda din adamı ,bilim adamı ve sanatkar yetişmiştir.
Harput 1507 yılında Safaviler’in eline geçmiş ,26 mart 1516 yılında ise Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır. Osmanlı Devleti zamanında en olgun devrini yaşar ve Doğu Anadolu ‘nun ticaret merkezi olur. Bu dönemde Palu ve Keban’da da önemli eserler yaptırılmış ,Keban ve Maden ilçelerinde maden işletmeciliği oldukça gelişmiştir. Bu nedenle özellikle Harput’ta bakır işletmeciliği gelişmiş ;bakır türkülere konu olmuştur.
Harput medreselerinde çok sayıda vasıflı alim ve sanatkar yetişmiştir. Yöre insanı divan edebiyatı konularına hakim olmuş ,Fuzuli ve Nedim gibi şairlerimizin şiirlerini bestelemişlerdir. Medrese kültürü ile, kır kültürü birbirini yakından etkilemiş aydın halk tezadı önemli ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bu dönemde musikide de önemli gelişmeler olmuş ve divan geleneği ile halk geleneğinin kaynaşmasından oluşmuş bir müzik kültürü ortaya çıkmıştır. İpekçilik son derece gelişmiş ,ipek tezgahları ve fabrikaları kurulmuştur.
Evliya Çelebi Harput’ta 17. Yüzyılda 600 dükkan ,7 ticaret hanından,bedesten ve saraçhaneden söz eder. Harput’un çevre köylerinde de el sanatları yaygınlaşmıştı.
Pamuk ve diğer zirai ürünler ekilir , tarım ve hayvancılıkla birlikte el sanatları en önemli geçim kaynağını oluştururdu.
Harput 19.yüzyılda canlılığını korudu.Kamus’al-Alem’e göre bu dönmede Harput’ta 2670 ev,843 dükkan, 10 camii,10 medrese, 8 kütüphane, 8 kilise ,12 han ve 90 hamam bulunmaktaydı.
19. yüzyılda Harput2ta sanayide uç vermeye başladı.Osmanlıların son zamanlarında batılılar Harput’a özel bir önem verdiler. Amerikan,Alman ve Fransız kolejleri kurdular. Bu okullar Harputtaki yaşama biçimini etkilemiştir. Bu nedenle Harput halkından bir çok insan Amerika’ya gidip gelmiştir. Cevat Fehmi Başkut’un yazdığı Harput’ta bir Amerikalı oyunu bu olayı Harput’un son yüzyıldaki çöküşünü anlatır.
Harput,birbirine çok benzeyen sebeplerle tarihe karışan bir çok eski Türk şehri gibi terk edilmiştir. Yöneticilerin 1834 yılında askeri ve idari merkezlerini mezraya taşımaları ,demir yolunun mezreden geçmesi gibi nedenlerle zaman içerisinde Harput bütün fonksiyonları ile birilikte taşınarak bugünkü Elazığ ‘ı oluşturmuştur.
Türklerin fethine kadar bir kale şehri olarak kalan Harput ,Türklerle birlikte bayındır bir şehir haline gelmiş ve istikrara kavuşmuştur. Orta Asya’dan kopup gelen Türk insanı ,beraberinde getirdiği bilgi birikimi,gelenek,görenekleri ile mahalli kültürlerden de istifade ederek ,Harput’u çiçek çiçek nakışlamış ve Türk medeniyetinin en hassas , en sevimli ve en yüksek örneklerini yaratmıştır.
Türklerle birlikte Harput’ta şehirleşme,ticaret,el sanatları,dini ve diğer kültürel faaliyetler her geçen gün gelişerek devam etmiştir. Son derece güçlü şairler , bilim adamları,mutasavvıf yetiştiren Harput ,kendine has bir folklor ve edebiyat geliştirmiş ve Türk kültür tarihi içerisinde nadide bir yere sahip olmuştur.
ELAZIĞ’IN TARİHİ
Doğu Anadolu Bölgesini batıya bağlayan yolların kavşak noktasında bulunmaktadır. İl Sınırları içindeki en önemli akarsu Fırat ve kollarıdır. 86 Km2 yüzölçümü olan Hazar Gölü, İl merkezine 30 Km. mesafededir. İlimiz Keban, Karakaya, Kralkızı ve Özlüce gibi baraj gölleri ile çevrilidir. Geçmişte karasal iklimin hüküm sürdüğü Elazığ, yapılan ve yapılmakta olan barajların etkisi ile ılıman bir iklime geçiş yapmıştır. Elazığ kent merkezinin geçmişi yeni olmakla birlikte yerleşim olarak bölgenin tarihi oldukça eskidir. Bu nedenle Elazığ’ın tarihinin, devamı durumunda olduğu Harput’un tarihi ile birlikte ele alınması gerekir. Harput ve yöresi, Anadolu’nun en eski yerleşme birimlerinden biridir. Nitekim, Fırat Irmağı’nın çizdiği büyük yay içinde, sulak ve verimli bir ova üzerinde bulunması, doğal kaya sığınakları, kara ve su hayvanlarının bolluğu nedeniyle yöre, Paleolotik (Yontma Taş Devri M.Ö. 10.000) dönemden beri, yerleşme alanıdır. Elazığ ve yöresinin yazılı tarihinin Hitit tabletlerindeki bilgilerle aydınlatıldığı görülmektedir. M.Ö. 2000′lerde yörenin İşuva adıyla anıldığı belirlenmiştir. M.Ö. 12. 7. yüzyıllar arasında yöreye merkezi Van (Tuşpa) olan Urartular hakim olmuştur. Urartu dönemi ile ilgili olarak, Harput Kalesi başta olmak üzere, Altınova Norşuntepe’de ortaya çıkarılan Urartu yerleşmesi, Palu Kalesi, Karakoçan (Bağın) ve İzoli (Kuşsarayı)’ndaki çivi yazılı kitabeler yöredeki Urartu hakimiyetini açıkça ortaya koymuştur. Daha sonra bölgede Medler, Persler, Romalılar, Bizanslılar ve Arapların değişik dönemlerde egemen oldukları görülmektedir. Büyük Selçuklu hakimiyetinin Anadolu’ya kayması ile Harput’un Türk Yurdu olmasında en önemli savaşın Malazgirt Meydan Muharebesi olduğuna şüphe yoktur. 1085 yılında Çubuk Bey tarafından fethedilen Harput’ta Çubukoğulları Beyliği kurulmuştur. Türkler tarafından alınmasına kadar sadece müstahkem bir kale hüviyetinde kalan Harput, Türklerle beraber büyüyen bir şehir haline gelmiştir. Çubukoğulları Beyliği’nin ömrü uzun sürmemiş, 1110 yılında Artuklu Belek Behram Harput ve yöresini ele geçirerek Artukoğulları dönemini başlatmıştır. Belek Gazi, Haçlı seferlerine karşı büyük mücadeleler vermiştir. Artuklu hanedanına, 1234 yılında I. Alaaddin Keykubad tarafından son verilmiş, Harput bu tarihten itibaren Türkiye Selçuklu Devleti’nin hakimiyeti altına girmiştir. Kösedağ Savaşı’ndan sonra Harput, 1243′te İlhanlılar tarafından zaptedilmiş, 1363′te Dulkadiroğullarının, 1465′te Akkoyunluların ve nihayet Çaldıran Savaşı’ndan sonra 1516 yılında Osmanlıların eline geçmiştir. Coğrafi konumu itibariyle tarihin hemen her döneminde önemli bir yerleşim merkezi olan Harput, 1834′te doğu eyaletlerini ıslah etmek üzere görevlendirilen Reşid Mehmed Paşa, ovada yer alan Agavat Mezrası’nı merkez haline getirince, Elazığ Vilayeti’nin merkezi buraya taşınmıştır. Yeni kurulan şehir önceleri eyalet ve bilahare vilayet merkezi olmuş, bir ara Diyarbakır Vilayeti’ne bağlı bir sancak haline gelmiştir. 1875′te müstakil mutasarrıflık, 1879′da tekrar vilayet olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında Malatya ve Dersim sancakları da buraya bağlanmış, 1921′de bu iki sancak Elazığ’dan ayrılmıştır.
Harput’un Türklerin Eline Geçisi
Ağustos 1071
Malazgirt muharebesinden sonra kesin olmamakla beraber 1085 yılında Türklerin eline geçmiştir. Bu ise Selçuklular devrine rastlamaktadır. Harput’un ilk Türk hakimi Çubuk Bey’dir. Çubuk Bey, burada diğer Selçuk ümerası gibi Selçuklu Sultanına bağlı olmak şartıyla bir Hükümet kurmuştur. Kendisine oğlu Mehmet Bey, halef olduğu içindir ki, Harput tarihinde bu devire “Çubukoğulları Devri” denir. Çubukoğulları ve onlarla birlikte gelen Türkmenlerin Harput halkının ecdadını teşkil ettiğine şüphe kalmamıştır.
Harput’un Türkler tarafından alınmasına kadar sadece müstahkem bir kale hüviyetinde kalan bu yer, Türklerle beraber büyüyen bir şehir haline gelmiştir. Çubukogulları devrinden sonra Harput’ta “Artukoğulları Devri” baslar. 12. asrin ilk yıllarında başlayan bu devir, 1234 yılına kadar devam etmiştir. Artukoğullarının, Türkmenleriyle beraber Doğu Anadolu’ya gelip yerleşmelerinden sonradır ki bir kolda Harput’a gelmiştir. Bunlara bu sebeple “Harput Artukluları” denmektedir.
Artukoğulları devrinde; adı hala Harput ve Elazığ’da anılan Belek (Balak) Gazi’nin Harput’un yetiştirdiği en ünlü Türk Fatihi olduğu bilinmektedir. (1965 yılında Harput Turizm Derneği tarafından Belek Gazi’nin, at üstünde güzel bir heykeli yaptırılmıştır.) Onun en önemli hizmeti, Haçlı seferleri sırasında görülmüştür. Selahattin Eyyubi ile mukayese edenler bile olmuştur. (Tarihçiler son araştırmalar ışığında Balak Gazi’nin asil isminin “Belek Gazi” olduğunu ifade etmektedirler.)
Balakgazi’den sonra 1185 yılına kadar Harput’ta yine Artukoğullarından gelen Prensler, hüküm sürmüşlerdir. Bunlardan Fahrettin Karaaslan’ında Harput tarihinde unutulmaz yeri ve eserleri vardır. Karaaslan 1148-1174 yılları arasında Harput’ta hüküm sürmüş ve burada bulunan Ulu Camiyi yaptırmıştır.
1234 yılında Harput’ta Artık Hanedanının hakimiyeti son bulur ve Harput Selçuklu Hanedanına ilhak olunur. Selçuklular devrinde Harput, bir Subaşı tarafından idare edilmiş ve bu devirde ” Arap Baba Camii “ve bitişiğindeki türbe hariç önemli bir eser bırakılmamıştır.
Anadolu Selçuklularının bölgedeki hakimiyeti sona erince, 14. asırda Harput’ta bir müddet İlhanlıların daha sonra da Dulkadiroğulları’nın hüküm sürdüklerini görüyoruz. Uzun sürmeyen Dulkadiroğluları devrinden sonra da Harput, 1465 de Uzun Hasan tarafından raptedilmiş ve 40 yil kadar Akkoyunlular’ın idaresinde kalmıştır. Akkoyunlular’dan sonra 1507 yılında Harput, Sah İsmail’in idaresine geçmiştir. 1516 yılında Çaldıran muharebesi’nden sonra Osmanlı ordusu tarafından fethedilmiştir.Osmanlı İdaresine geçen Harput, başlangıçta Diyarbakır Eyaletine bağlı bir sancak halinde teşkilatlandırılmıştır. 1530 tarihli bir kayda göre Harput’ta o zaman 14 Müslüman, 4 ermeni mahallesi vardı. Kamus-ül-a’lam’a göre ise 19. Asrin sonlarında Harput’ta 2670 ev, 843 dükkan, 10 cami, 10 medrese, 8 kütüphane ve kilise, 12 han ve 90 hamam bulunmakta idi.
Yukarıda tarihi devirlerinden kısaca bahsettiğimiz Harput, birbirine benzeyen sebeplerle tarihe karışan birçok eski Türk şehirleri gibi nihayet terkedilmiş ve yerini bugünkü Elazığ’a bırakmıştır. Bugünkü Elazığ, II. Mahmut zamanında, 1834 yılında sark vilayetlerinde ıslahata ve devlet otoritesini yeniden kurmaya memur edilen Reşit Mehmet Pasa zamanında halk arasında ” Mezra ” denilen şimdiki yerine kurulmaya başlanmıştır. Ayni yıl içinde (1834) hastane, kışla ve cephane binaları yapılmış Vilayet Merkezi Harput’tan buraya nakledilmiştir. Bu nakilde Harput’un artık bir hudut şehri olmaktan çıkması, ana yollara sapa kalması, bilhassa kış mevsiminde ulaşım güçlüğü ve mezranın güzel bir şehir kurulmasına elverişli bulunmaması rol oynamıştır.
Yeni kurulan şehir önceleri eyalet ve bilahare vilayet merkezi olmuş, bir ara Diyarbakır vilayetine bağlı bir Sancak haline gelmiştir. 1875′de Müstakil Mutasarrıflık, 1879′da da tekrar vilayet olmuştur. Osmanlı devletinin son yıllarında Malatya ve Dersim Sancakları da buraya bağlanmış 1921′de bu iki sancakta Elazığ’dan ayrılmıştır.
Sultan Addulaziz’in tahta çıkısının 5. yılında Hacı Ahmet İzzet Pasa devrinde buraya tayin edilen Vali İsmail paşanın teklifi ile 1867 yılında “Mamurat ül -Aziz” adı verilmiştir. Fakat telaffuzu güç olduğundan halk arasında kısaca “EL AZİZ” olarak söylenegelmiştir. Atatürk’ün 1937 yılında şehire teşrifleri sırasında “Azık İli” anlamına gelen “ELAZIK” adı verilmiş, bu isim daha sonra “ELAZIĞ”a dönüşmüştür.
Elazığ'ın Coğrafi KONUMU
Elazığ ili Doğu Anadolu Bölgesinin güneybatısında, Yukarı Fırat Bölümünde yer almaktadır. Yüzölçümü 8.455 Km2 si kara, 826 Km2 si baraj ve doğal göl alanları olmak üzere toplam 9.281 Km2 dir. Denizden yüksekliği 1.067 metre olan Elazığ, yeryüzü şekilleri açısından topraklarını dağlık alanlar, platolar ve ovalar oluşturmaktadır. Türkiye topraklarının % 0,12’sini meydana getiren il sahası, 40º 21′ ile 38º 30′ doğu boylamları, 38º 17′ ile 39º 11′ kuzey enlemleri arasında kalmaktadır. Bu çerçeve içinde şekil olarak kabaca bir dikdörtgene benzeyen Elazığ ili topraklarının D-B doğrultusundaki uzunluğu yaklaşık 150 km. K-G yönündeki genişliği ise yaklaşık 65 km. civarındadır.
Coğrafi konumu itibariyle, Doğu Anadolu Bölgesini batıya bağlayan yolların kavşak noktasında bulunmaktadır. İli, doğudan Bingöl, kuzeyden Keban Baraj Gölü aracılığıyla Tunceli, batı ve güneybatıdan Karakaya Baraj Gölü vasıtasıyla Malatya, güneyden ise Diyarbakır illerinin arazileri çevrelemektedir.
İl Sınırları içindeki en önemli akarsu Fırat ve kollarıdır. 86 Km2 yüzölçümü olan Hazar Gölü, İl merkezine 30 Km. mesafededir. Ayrıca İlimiz Keban, Karakaya, Kralkızı ve Özlüce gibi önemli baraj gölleri ile çevrilidir.
Geçmişte karasal iklimin hüküm sürdüğü Elazığ, yapılan ve yapılmakta olan barajların etkisi ile ılıman bir iklime kavuşmuştur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)