Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2010 Cumartesi

DÜNYANIN EN ESKİ 3. METROSU GALATA TÜNELİNİN HİKAYESİ

Fransız mühendis Eugene- Henri Gavand, hayran kalacağı İstanbul’a ayak bastığında Miladî takvim 1867 yılının Mayıs ayını gösteriyordu... Özellikle Pera (Beyoğlu) Fransız mühendisi sözün tam manasıyla büyülemişti. Ancak bir sorun vardı: Ulaşım yetersizdi. Günde ortalama 40.000 kişi, Beyoğlu’na ulaşabilmenin tek yolu olarak "Yüksekkaldırim denilen dik merdivenleri kullanıyordu. Şayet Galata-Pera arasında bir tünel açılır ve tünelde tren çalıştırılırca, ulaşım büyük ölçüde kolaylaşırdı.
Gavand, mesleki dürtülerle tasarladığı tünelin projelerini hazırlayıp Osmanlı Hükümetiyle temas kurdu. Ne var ki yetkililer devletin sürüklendiği derin ekonomik krizle boğuşuyorlardı "Parayı bul, yap" dediler.
Gavand Fransa’ya döndü. Projesiyle birlikte kendi hükümetine başvurup destek istedi. Tünelin yapımını üstlenen devlet işletme gelirlerinden kısa sürede kara geçecekti. Genç mühendis, bir nevi "yap-işlet-devret” modelini öneriyordu, ancak Fransız hükümetine kabul ettiremedi.

DİŞ KİRASI REKORU

Eski Ramazan iftarlarının bize mahsus güzel âdetlerinden biri de “diş kirası”dır. 
Misafirler, hane sahibine veda ederken bir miktar para veya hediye verilerek uğurlanırlar. 
Diş kirası denilen bu hediyenin zarif gerekçesi, ağzınızı iftar sahibinin damak zevkine kiralamış olmanızdır. 

30 Nisan 2010 Cuma

DİŞ KİRASI

Hicri 1310 yılı ramazanında (Mart-Nisan 1893) Tevfik Paşa'nın Çemberlitaş’taki konağında bir akşam iftar veriliyor. Teravih namazının edasından sonra, sohbet edilir ve davetliler birer, ikişer giderlerken, her birinin diş kirasını Paşa bizzat veriyor, iftarda bulunan Sami Efendi de en sona kalır ve çıkarken Tevfik Paşa ona;
-Eh, haydi selametle git, der. Bunun üzerine aralarında şu konuşma geçer:
—iyi amma, benim diş kiram nerede?
—Aman Samiciğim, diş kirası misafirler içindir, sen bu evin adamısın.
—Yok, ben de isterim.
—Yahu, sana göre bir şey kalmadı ki?

BEN Kİ……..

Kanuni Sultan SÜLEYMAN’ın, Habsburgların efsanevi kralı Şarlken’e yazdığı mektuptur.
Ben ki Sultanların Sultanı, Akdeniz’in, Karadeniz’in, Rumeli’nin, Anadolu’nun, Karaman’ın, Erzurum’un, Diyarbakır’ın, Kürdistan’ın, Luristan’ın, Acem’in, Mısır ve Şam’ın, Halep’in, Kudüs’ün ve bütün Arabistan vilayetlerinin, Bağdat, Basra, Yemen memleketlerinin, Kırım ve Macar tahtına ait yerlerin ve daha kılıcımızla alınmış nice ülkelerin Padişahı Sultan Süleyman Şah’ım. Sen ki, İspanya vilayetinin kralı Karlo’sun.
Yüce kapımıza sen ve kardeşin ayrı ayrı mektuplar gönderip bize dokunmayın diye ricada bulunmuşsunuz. Merhamet ederek size 5 yıl süreyle dokunmamak üzere eman verdik. Ancak bir şartla: Bu sürede benim topraklarıma ‘kurudan veya yaştan bir sebeple’ saldırmayacaksınız. Korumam altında bulunan Fransa Kralı ve Venedik Doçu’na da dokunmayacaksınız. Mutluluk dağıtan kapımız size daima açıktır. Ne zaman isterseniz başvurabilirsiniz.

GALİBA SEN BAŞKA MUSA AĞASIN

Sadrazam Yusuf Kamil Paşa, bir ramazan günü Ayasofya Camii'nde ihtiyar bir hocanın vaazını dinler. Vaazdan sonra hoca, sadrazamı tanıdığı birine benzetir ve
"Musa Ağa, hoş geldin, canım, nerede kaldın? Kaç senedir yüzünü görmedim. Nicesin bakalım." der.
Paşa, yanında bulunan adamlarından birine, hocaya beş altın vermesini emreder. Hoca, altınları görünce teşekkür makamında
"Benim tanıdığım Musa Ağa beş altın verecek adam değildir. Galiba sen başka Musa Ağa'sın." der.

TURGUT REİS

"Dragut geliyor!.. Kaçın Dragut geliyor!." Akdeniz'e kıyısı bulunan Hıristiyan devletlerin vatandaşları, ne zaman denizde bir Osmanlı bayrağı dalgalansa, böyle çığlık çığlığa bağırıp sahilden iç kesimlere doğru kaçarlarmış...
Analar, ağlayan çocuklarını "Dragut geliyor" (Turgut" demeye dilleri dönmediği için "Dragut" derlermiş) diye korkutup sustururlarmış.
Kışı geçirmek üzere çekildiği Cerbe Koyu'nda çok iyi hazırlanmış amansız düşmanları tarafından kıstırılınca başvurduğu yönteme hayran olmamak mümkün değil. Koy içinden tepelere yağlı kızaklar döşemiş, sonra da tıpkı Fatih Sultan Mehmed gibi, bütün gemilerini kızakların üstünden kaydırıp tepeyi aşırtmış, ve adanın öbür tarafında denize indirmişti.

BU MİLLET NELER ÇEKTİ

Bundan doksan sene önce. Muallim Hacı Selim’in "Anadolu Harpzedeleri" isimli hatıratından 1.Dünya Harbini anlatan bir ibret manzarası:
-Of!... bir kere görmüş olsa idiniz. Ne dehşetli bir yer! İnsan söylemekten aciz.
Yolun iki tarafı kana bulanmış, bir çok insan cenazeleri, hayvanat iaşeleri, kırık araba ve tüfek parçaları dolmuştu. Diri bir kimse yoklu! Ben korkudan yaprak gibi titriyor ve ağlıyordum, Lakin ne fayda.
Kana bulanmış bir asker torbası buldum ve sevindim.
İçinde dört parça ekmek vardı. Ekmeği yiyerek, ayağım Topallayarak nereye gittiğimi bilmeden yürürken yolun kenarındaki cenazeler arasından:

28 Nisan 2010 Çarşamba

Hey gidi Osmanlı hey!

Osmanlı İmparatorluğu'ndan doğan ülkeler ile Osmanlı'nın hükmettiği yıllar...

***

Avrupa:
1. Türkiye
2. Bulgaristan (545 yıl)
3. Yunanistan (400 yıl)
4. Sırbistan (539 yıl)
5. Karadağ (539 yıl)
6. Bosna-Hersek (539 yıl)
7. Hırvatistan (539 yıl)
8. Makedonya (539 yıl)
9. Slovenya (250 yıl)
10. Romanya (490 yıl)
11. Slovakya (20 yıl) Osmanlı adı: Uyvar
12. Macaristan (160 yıl)
13. Moldova (490 yıl)
14. Ukrayna (308 yıl)
15. Azerbaycan (25 yıl)
16. Gürcistan (400 yıl)
17. Ermenistan (20 yıl)
18. Güney Kıbrıs (293 yıl)
19. Kuzey Kıbrıs (293 yıl)
20. Rusya'nın güney toprakları (291 yıl)
21. Polonya (25 yıl) -himaye- Osmanlı adı: Lehistan
22. İtalya'nın güneydoğu kıyıları (20 yıl)
23. Arnavutluk (435 yıl)
24. Belarus (25 yıl) -himaye-
25. Litvanya (25 yıl) -himaye-
26. Letonya (25 yıl) -himaye-
27. Kosova (539 yıl)
28. Voyvodina (166 yıl) Osmanlı adı: Banat Asya
***

Asya:

ERTUĞRUL GAZl'NİN RÜ'YASI

Orta Asya'dan Anadolu'ya gelen Oğuz boylarından Kayı Boyu'nun reisidir. Kayı aşireti Ertuğrul Gazi'nin komutasında Söğüt bölgesine yerleşmiştir. Ertuğrul Gazi'nin Söğüt'e yerleşmelerinin akabinde gerek kahramanlıkları ve gerekse boylarının gelişip saygınlaşması cihan imparatorluğunun müjdelerini vermeye başlamıştı.
Ertuğrul Gazi bir gece ulemâdan bir zâta misafir oldu. Ertuğrul Gazi, sohbet sırasında, yüksekçe bir yerde duran kitabı göstererek ne olduğunu sordu.
Ev sahibi, "Bu kitap Allâhü Teâlâ'nın Rasûlüne indirdiği Kur'an-ı Kerim'dir." cevabını verdi. Ev sahibi uyumak için kendi odasına gittiğinde Ertuğrul Gazi, mushafın bulunduğu odada bu kutsal kitaba karşı hürmet ve tazimle sabaha kadar ayakta durdu.

YALAN YERE YEMİN

Sadrazam Koca Ragıp Paşa, makamına çağırdığı memurlara:
"Rüşvet alıp almadığınızı bilmek istiyorum" demiş. "Almadığınıza dair yemin edebilir misiniz?"
Hepsi de almadıklarına dair yemin etmişler. Fakat Şair Haşmet, suskun kalıyormuş. Paşa, şaire dönerek:
"Haşmet!" demiş, "Sen niçin yemin etmiyorsun?"
Şair Haşmet: "Paşam" demiş.
"Yalan yere yemin edenlerin çatlayıp öldüklerini söylerler. Biraz bekliyorum. Çatlamazlarsa, ben de yemin edeceğim."

SİZİN ADINIZI SİLER, ONUNKİNİ YAZARIZ

Şair Haşmet’in çok güzel bir defteri varmış. Buraya kendine göre aptalca iş yapanların adlarını yazarmış. Haşmet’in böyle bir defter tuttuğu padişahın kulağım gitmiş. Padişah, Koca Ragıp Paşa'ya:
"Şu senin şair Haşmet'în böyle bir defteri varmış?. Onu al ve bana gönder! Bakalım kimlerin adları var?" diye ricada bulunmuş.
Ragıp Paşa defteri temin edip padişaha göndermiş. Zevkle ve merakla defterin sayfalarını karıştırırken birden kendi ismine de rastlamasın mı? Hemen şair Haşmet’i huzuruna çağırmış ve azarlamış:

MİMAR SİNAN

Kanuni Sultan Süleyman devri.. O vakitler istanbul'da su sıkıntısı var.. Problemi çözmek için Sultan Süleyman, Mimar Sinan'ı makamına çağırır ve "Mimarbaşı, halkımızın ihtiyacını karşılamak için bir şeyler düşünmez misin?.." der. Sinan, cevap verir:
"Sultanım, müsaade buyurun, ben istanbul'un çevresini dolaşıp,mevcut, suları bir inceleyeyim!."
Koca Sinan, Çekmece'den başlayarak, Beşiktaş'a kadar istanbul'un bütün derelerini, akan sularını tespit eder.. En kestirme biçimde Dersaadete nasıl su getirilebilir, günlerce hesabını yapar ve Kanuni'nin huzuruna çıkar..
Sorar Kanuni:
"Mimarbaşı, İstanbul'a su getirmek mumkün müdür?.."
Mimarbaşının cevabı nettir:

III. Selim’in Nât’ı

Sultan III. Selim, Fahr-i Kâinat’ın nezih ruhuna ithafen yazdığı Nât’ta, şu benzersiz duyguları terennüm etmiştir:

N’ola fahr etse yazarken hâme na’t u midhatin,
Ol Resûl-i Kibriyânın vasf-ı zât-ı devletin.
Bî-nazîr mahbûb-ı Hak’tır görmemiş mislin felek,
Nûrdan bir serve benzetmiş görenler kâmetin.

FETİH NE ZAMAN?

Sultan Fatih, kuşatma günleri uzayıp fetih gerçekleşmeyince, vezir Ahmed Paşa yi Akşemseddin Hz.ne gönderip fethin kesin zamanını sormuş, O da:
"Cemaziyel evvel ayının yirminci gönü seher vakti" demişti.
(Solakzade, Tarih, s. 200; Enîsî, 4666, v.9b)
Aynen dediği gibi olunca, Akşemseddin Hz.ne fethin zamanını nasıl bildiğini sordular. Cevap verdi:

"Kardeşim Hızır (aleyhisselam) ile ilm-i ledünnîde Kostantiniyye'nin fethini vaktiyle (daha önce) keşfetmiştik. fetih gerçekleştiği gün Hızır'ı gördüm. bir çok veliler ile askerin önünde kaleye girdiler. kale fetholunduktan sonra Hızır kardeşimi gördüm ki, kale duvarı üzerine çıkmış oturmuştu."
Çamlıca Basın Yayın Dağıtım A.Ş.'nin Osmanlı Tarihi, c.1

İSTANBUL'UN FETHi'nde Manevi Yardımlar

Sultan Fatih, istanbul'un Fethi hakkında Akşemseddin Hz. ile sohbet ederken, "Bana öyle bir dua öğret ki, fetih için bana yardimi olsun" der. Akşemseddin Hz. de:
"Zikrin, 'Destur Ya Ahmed' demek olsun. Şeyh Ahmed'den himmet (yardım)taleb et, der.
Bu zikre devam eden Fatih sorar: "Şeyh Ahmed kimdir ki, tazarru ve niyaz eyledim?"
Akşemseddin Hz.nin cevabı:
"Şeyh Ahmed, bu zamanın tasarruf sahibi ve kutbudur."
Şeyh Ahmed, Özbekistan'da / Semerkand'da bulunan Ubeydullah Ahrar Hazretleridir.
Fatih, bu zikrini fetih esnasında devamlı surette tekrarladı ve fetih müyesser oldu..
(Enîsî, Menakıb-ı Akşemseddin. Süleymaniye Kütüb. Hacı Mahm. kısm. No:4666, v.10a-10b)
ismi geçen Ubeydullah Ahrar Hz.nin torunu Hace Muhammed Kasım şunları anlatıyor:
"Ubeydullah Ahrar Hz. bir gün, öğleden sonra aniden atınin hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, binip Semerkand'dan sür'atle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da arkasından gittiler. Biraz yol aldıktan sonra, Semerkand'ın dışında bir yerde talebelerine:
"Siz burada durunuz" dedi.

“İzmir’i bombalayın!”

Roosevelt emir verdi:
Tarihlerimiz yazmaz ama 1897’de İzmir limanına izinsiz girmeye kalkan “Bancroft” adlı ABD savaş gemisine kıyıdaki topçularımız tarafından ateş açılmıştı. (Muhtemelen bir ABD gemisine açtığımız son ateştir bu. Kaynak: “Roosevelt and the Sultans”, Willam James Hourihan’ın 1975’te Massachusetts Üniversitesi’nde hazırladığı doktora tezi, s. 148.) O sırada İspanya ile uğrayan ABD bunu yutmuş göründü ve hesaplaşmayı erteledi.
1901’de başkanlık koltuğuna oturan Roosevelt, Osmanlı’ya gereken dersin verilmesini, hatta gerekirse bir savaş açılmasını bile düşünmüştü. Osmanlı donanması, ABD’nin devasa savaş gemilerini durdurma kudretinden mahrum değil miydi? Bir filo gönderirdiniz, olur biterdi. Ancak uyanık birisi olduğunu anladığımız Savaş Bakanı Elihu Root uyardı kendisini. Bu Türkler kolay lokma değillerdi. Evet Türklerin deniz kuvvetleri dökülüyordu ama kara kuvvetleri “kaya gibi sağlamdı” ve teke tek kaldıklarında “Türklerin eline değme Avrupa askeri su dökemezdi”.

SULTAN REŞAT’IN HASSASİYETİ

Sultan Reşad bir gün bu emanetlerin bulunduğu odayı ziyaret eder. Cihan Savaşı yıllarıdır. Perdeleri ve hırka-i saadet kisvesini hırpalanmış ve eskimiş bulur ve çok üzülür. "Daire-i Saadet'i ziyaretim sırasında ziyadesiyle üzüldüm ve mahcup oldum. Benim elbiselerim pırıl pırıl olsun da perdeler kapkara kararıp geçsin. Ben ki Peygamber Efendimiz Hazretleri'nin kölesiyim. Köle öyle olur da efendisi böyle mi olur?" diye etrafındakilere sitemde bulunan Padişah, kisveleri hemen yeniletir.
Osmanlı Zabiti
Miralay Sadık Sabri Bey, bir gün Mustafa Sabri Efendilere gelmişti.
Orada anlattı:
Miralay (Albay) Sadik Sabri Bey anlatıyor:

NİÇİN BAŞBAĞLAR?..

Anadolu Şamanlarının desteğini alarak Osmanlıya savaş açan Şah ismail, tam bir din düşmanıydı. Masumları kılıçtan
geçiriyor, özellikle baskın yaptığı bölgelerdeki "Sünnî ulemayı" hedef alıyordu. bu doğrudan islam'ı hedef alan bir
yürüyüştü, Erzincan'a... ve dikkat: Başbağlar'a kadar süren bir "katliam" yurüyüşüydü!..
Osmanlı Padişahı Yavuz Suttan Selim'in gönderdiği mektuptaki, fitne çıkarıyor. İslam büyüklerine küfür ediyorsunuz.
Bunun cezası ölümdür.."uyarısı da işe yaramamıştı.

1 Mart 2010 Pazartesi

Neden Rengin sararır?

Fatih Sultan Mehmet, mürşidi Akşemseddin'den ayrı, İstanbul'da geçirdiği günlerde Şeyh Vefa'ya fazla ilgi göstermiş, yalnızlığına onda deva aramış, fakat ikisi arasında geçen çok ince bir hesapla bu ilgisine, Şeyh Vefa tarafından bir cevap bulamamıştı.

İnce bir hesap dedim, böyle bir hesap ancak, söz konusu olan o iki insan tarafından anlaşılabilir. Dışarıdan seyirci olan bizlere işin tartışması düşer.

Bir rivayete göre, Sultan Fatih tam üç defa Şeyh Vefa'yı makamında ziyarete gitmiş, fakat, üçünde kendisini görmeden göremeden dönmüştür. Sultan Fatih, Şeyh Vefa'nın tekkesi önündeki demir kapıya gelmiş, fakat kapıyı kilitli bulmuştur. Bahçede ne bir kul, ne bir can... Hükümdar ârif bir kişiydi. Bunun ne demek olduğunu anladı. Rengi kül gibi solmuştu.Bu yapılan ona hükümdar olarak değil,insan olarak dokunuyordu. O, yaralıydı, dinlenecek, dertlerini dökecek bir makam, sığınacak bir yer arıyordu.

Sultan Fatih gibi, Şeyh Vefa da bu dönüşleri solgun bir yüzle bekler, indirilmiş hücre pencerelerinin demirlerine başını dayar, mahzun, mükedder, hünkâr alayının evi önünden uzaklaşmasını dinlerdi.

Bir gündü, cesareti ve nazı geçer dervişlerden biri:"Şeyhim!" dedi. "Mademki Hünkar'ı görmek dilemezsin, neden gelişinden rengin sararır, Mahzun olursun? Madem Hünkar'ı seversin, neden görmek dilemezsin?"

Şeyh Vefa, derin bir düşünceden sonra, konuşmaya karar verdi:

"- Benim ona meylim ve onun bana ihtiyacı o derece fazladır ki, bir defa bir birimizi gördükten sonrai, o benden ayrılmak istemeyecek, ben onu bırakmayacağım. Halbuki o saltanatı yürütmekle yükümlü. Biz de dünya düzenini korumaya mecburuz. Bizim birbirimizi görmemizin bir sakıncası daha var: Hünkâr gelecek, ziyade şevkinden, ihsanlarda, âtiyelerde bulunacak, biz bunları kendi adımıza kabul etmeyeceğiz. Sizlerin adına da reddetmeyeceğiz. Böylece, ihvanımla benim arama, ister istemez, dünya girecek. Şimdi anladınmı? Gönlüm onu görmek diler, görevim ona kapılarını kapar, beni mahzun eden, benzimi sarartan işte budur!"

Şeyh Vefa, bu tavrıyla koca hükümdarı ne darıltmış, ne gücendirmiştir. Darılıp öfkelenmediğini anlamak için şu kadarını söylemek yeter ki Fatih ve oğlu Bayezit, Şeyh Vefa adına İstanbul'da bir cami, bir medrese, halvethane, türbe yaptırmışlar, ona olan bağlılık ve saygılarını böylece ifade etmişlerdir.

Sultan Fatih'in ölümünde, Hünkâr'ın cenaze namazını kıldırmak, Şeyh Vefa'ya düştü. Bu güç bir işti. Fakat Şeyh Vefa bu güç görevi, Hünkâr'ın son isteği bilip, üzerine aldı.

Sade namazını kıldırmak değil, ihtiyar veli, Hünkâr tabutunu omuzlamış, caminin arkasındaki türbeye kadar götürenlere yardım etmiştir.

Fatih'in yerine hükümdarlığa gelen Bayezit, Şeyh Vefa adına ne gördüyse işte o gün gördü. O da babası gibi gördüğünün peşini bırakmak istemiyordu. Fakat Vefa tekkesinin demirli kapısı İkinci Bayezit'e de asla açılmadı... Ta Şeyh Vefa bu dünyadan göçünceye kadar...

Yeni hünkâr, şeyhin vefatını duyunca:"Sağlığında mübarek yüzünü bize göstermek istemedi, bari gidip şimdi kendisini ziyaret edelim" dedi. Derhal dergâha geldi. O geldiği zaman bütün hazırlıklar bitirilmiş gibiydi.

Bayezit, yüzünü açıp büyük veliyi görmek arzusunu açıklayınca etraftakiler bunun usule uygun olmadığını hükümdara anlatmak istediler. O, ne de olsa henüz babası gibi olgun değildi. Böyle bir düzeni bozabilirim diye düşündü. ve örtüyü açtı. Fakat yazık ki genede bir şey göremedi. Göremedi, çünkü dünya düzenini korumakla görevli olan Hak ereni elini kaldırp yüzünü peçeleyivermişti.

Düşmişem Aşkın oduna ta ezel,
Kendi düşen ağlamaz vardır mesel,
Ta ebede yanmak bana oldu mahal,
Yaneyim ey şem'i ruşen yaneyim.

Işkının pervanesiyim pes nidem,
Sen şehin yerin koyam kande gidem,
Şevkin ile tutuşup şer tâ kadem,
Yaneyim ey şem'i ruşen yaneyim.


MÜSLÜMANLARIN YARDIMLAŞMA AHLAKI

Müslümanlar herşeyden evvel birbirleriyle imanda kardeştirler. Dolayısıyla birinin derdi hepsinin derdidir. Asrı saadette ceryan eden örnek teşkil edecek bu hadiseyi, Mehmed Zihni efendi’nin kitabından nakledelim.

Yermuk Gazasında bulunmuş olan bir sahabi bizzat anlatıyor:
Harp durmuş,yaralıların ihtiyaçları karşılanmaya başlanmıştı. Ben de su dolu kırbamı alıp amcamın oğlu Haris e koştum. Yaralılar arasında bulup suyu uzattığım sırada, yan taraftan İkrime nin feryadı duyuldu:

-Su ne olur bir damla su!
Haris bunu duyunca, kaş göz işaretiyle suyu ona götürmemi istedi. Ve kendisi dudaklarını kilitledi,asla içmedi. Koşarak oraya vardım, suyu İkrime’ye uzatırken bir ses daha geldi. bu da İyaş'ın feryadıydı.

-Allah rızası için bir damla su,çok perişanım! diyordu. İkrime de Haris gibi dudaklarını kilitlemiş işaret ediyordu,suyu ona götür diye... Koştum,yaralılar arasında arayıp İyaş'ı buldum. Ne var ki İyaş'ın ruhu, şehitlerle beraber uçmuştu... Cansız cesedi, sıcak kumların üzerine uzanmış bulunuyordu. Dönüp İkrimeye geldim. Baktım ki ikrime de onu takip etmiş, o da uçmuş öbür şehitlerle birlikte...Bari dedim Haris e yetişeyim de onu olsun içireyim. ne çare ki, geldiğimde onun da cansız cesediyle karşılaştım. O da hareketsiz yatıyordu sıcak kumların üzerinde.

Mübarek sahabi sözlerine şöyle devam ediyor, diyor ki:
-hayatımda çok fedakarlık gördüm. Ama hiç biri bu derecede değildi. Kendilerinin su ihtiyacı kesindi. Ama kardeşlerini duyunca onlara göndermişler, ölümleri pahasına bu yardımı yapmışlardı.