Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.
Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri hayatının ilk senelerinde ibadetlerine mani olacağı düşüncesiyle evlenmeme niyetindeymiş.
Vaktinin büyük kısmını ibadetle geçirir ve her sabah namazından sonra âdet edinerek, vefat eden anne babasının mezarına gidip başlarında Kur'ân-ı Kerîm okurmuş.
Bir kış günü yine anne babasının mezarına gidecekken, karşısına meyhaneden evine dönen bir sarhoş çıkıvermiş.
Sene 1969, hasat mevsimi.
Lâdik harmanlarında harıl harıl döven dönüyor.
Arpa buğday, nohut mercimek, zeğerek, Allah ne verdiyse, bir taraftan dövülüyor bir taraftan ambarlara çekiliyor.
Hasat mevsiminde köylülerin çoğunluğu harmanda yatar kalkar.
1950'li yıllarda, 60'lara doğru filân
burdan -İstanbul'dan- bir arkadaşla Ankara'ya gittik, benim arabayla.
Arkadaş, o zamanın Diyanet İşleri Reisi Hasan Hüsnü Erdem'in yiğeni.
Ankara'da işimizi bitirdik, Diyanet İşleri Reisini de ziyaret ettik, İstanbul'a dönüyoruz.
İkindiyi de kılmamıştım, vakit de oldukça gecikmişti.
Zünnûn-i Mısri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir :
Osmanlıların ilk Şeyhülislamı Molla Fenari (1350-1431) Şeyhülislam
olmadan evvel Bursa Kadısı idi. Onun kadılığı esnasında bir adam
pazardan bir at satın aldı.
Fakat alışverişin hemen arkasından atın hasta olduğunu farketti.
İbn Abbas Radıyallâhü Anh şöyle anlattı:
-Şam'da bir Yahudî vardı.
Bir cumartesi günü Tevrat'ı okudu.
Ondaki müjdeyi gördü.
Oraya baktığı zaman, dört yerinde Rasûlüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in vasfını buldu.
Onları kesti ve yaktı.
1950'de annemle Hicaz'a gittik.
Benim ilk, annemin ikinci gidişiydi.
Mekke-i Mükerreme'deyiz, havalar çok sıcak, kaynıyor ortalık.
Akşam yaklaştı, Beytullah'a namaza gittik.