27 Eylül 2010 Pazartesi

Arpasa














Arpasa, Aydın ili Nazilli-Bozdoğan yolu üzerindeki Arpuz köyünün yamacındadır.
Arpasa Hellen dilinde anlamı olmayan bir sözcüktür. Büyük olasılıkla da Luwi veya Karia dilinden gelmiştir.
Kentin tarihi ile ilgili bilgilerimiz hemen heme hiç yoktur. Yalnızca M.Ö.229-228 yılları arasında Pergamon kralı Attalos’un Seleukosluları yendiği savaş Arpasos ırmağı kenarında yapılmıştır. Roma çağında kent sikke bastırmıştır. Bu sikkelerin üzerinde ırmak tanrısı Arpasos’un, Zeus’un, Athena’nın ve Apollon’un resimlerine yer verilmiştir.
Arpasa’dan günümüze surla dışında başka bir kalıntı gelememiştir. Büyük bir olasılıkla birçok yerde olduğu gibi buradaki taşlar da sökülerek başka yerlere taşınmış olmalıdır.

Miletos (Milet)















Milet, Aydın ili, Söke ilçesi sınırları içerisinde Söke’ye 30 km. uzaklıkta ve Akköy yakınlarındadır. Hellenistik ve Roma Çağı boyunca birçok önemli yapının inşa edildiği Mile tos, antik kenti dünyanın önde gelen kentlerinden birisi haline gelmiştir.
Milet’te ilk kazılar 1899’da Th. Wiegand tarafından başlatılmış ve 1938’e kadar devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşından sonra tekrar başlatılan çalışmalar hâlen kazı ve onarımlarla Alman uzmanlar tarafından sürdürülmektedir.
M.Ö. 38’de şehir, Roma imparatorlarının özel ilgisiyle özerkliğini elde etti. Böylece Milet İyon şehirleri arasında metropol düzeyine ulaştı. M.S. 3. yüzyıldan başlayarak, bu parlak dönem yavaş yavaş kötüye gitmeye başladı. Şehir, limanlar alüvyonla doldukça, etrafı bataklığa döndükçe ve sıtma tehlikeli boyutlara ulaştıkça terk edilmeye başlandı. Bizans döneminde, şehrin sınırları oldukça daralmıştı ve binalar tiyatronun çevresinde toplanmıştı. Duvarlar yeniden inşa edildi ve bazı binalar restore edildi. M.S. 6. yüzyılda ilerlemek için yapılan çabalar ise uzun sürmedi.
Milet kuruluşunda bir liman kenti olmakla beraber, Büyük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlarla liman doldurulduğu için bugün denizden içeride bulunmaktadır. Kentte ızgara plân uygulanmış ve yapılar bu plânın öngördüğü biçimde konumlanmışlardır. Kentte bulunan yapılar arasında 15.000 kişilik kapasitesi olan ve son yıllarda onarılmaya başlanan Roma çağı yapısı Tiyatro, M.S. 1. yüzyılda inşa edilmiş Roma Hamamları, ana dini merkez olan Delphinion, Kuzey Agora, M.S. 1. yüzyıla ait Ionik Stoa, Capito hamamları, Gymnasium, 2. yüzyılda inşa edilen Bouleterion, 164x196 m. boyutlarındaki Güney Agora, M.S. 2. yüzyılda yapılan Faustina Hamamı önem kazanır.
Miletos, Batı Anadolu’da Malandros’un (Büyük Menderes) denize döküldüğü yerde bulunan Antik Çağın en önemli kentlerindendir. Miletos’un kuzeyinde Mykale Dağı (Samsun dağı) doğusunda Latmos dağları (Beşparmak dağları), güneyinde de bu dağların denize doğru alçalan yayvan tepeleri bulunmaktadır. Yüzyıllar öncesi Ege Denizi Beşparmak dağlarına kadar sokuluyor, Bafa gölü ile birlikte Miletos’u da içerisine alarak geniş bir körfezi oluşturuyordu. Böylece Miletos antik çağın en önemli limanlarından biri olma özelliğini kazanıyordu. Ancak Maiandros’un getirdiği alüvyonlar zamanla Latmos körfezini doldurarak Miletos’u yavaş yavaş denizden uzaklaştırmıştır.
Miletos günümüzde Aydın’ın Didim ilçesine bağlı olup Balat köyü yakınında ören yeri konumundadır.













Miletos sözcüğünün Hellen dilinde bir anlamı yoktur. Hitit tabletlerinde ismi geçen, Aizawa kentlerinden Milawada’dan dönüştüğü sanılmaktadır.”Ana Tanrıça’ya ibadete giden yolun sahibi olan kent” anlamındadır.
Miletos’un kuruluşu ile ilgili bazı mythoslar vardır. Bunlardan birine göre Delone ismi ile tanınan Akakallis, Girit kralı Minos’un kızı idi. Apollon ile beraberliğinden üç oğlu dünyaya gelmiştir. Bu çocuklardan biri olan Miletos’u annesi, babasının korkusundan ormana bırakmıştır. Bu çocuğa kurtlar süt vermiş, çobanlar da büyütmüştür. Miletos, genç bir delikanlı olduğunda dedesinin kendisini öldüreceğini anlamış ve Anadolu’ya kaçmıştır. Orada Miletos’u kurmuş. Maiandros’un (Menderes nehrinin tanrısı) kızı Kyane ile evlenmiştir. Bu evlilikten Kaunus ve Byblis isimlerinde çocukları olmuş, onlar da büyüdüklerinde kendi kentlerini kurmuşlardır. Başka bir mythosa göre Atina kralı Kadros’un oğlu Pyloslu Neleus’un önderliğinde bir grup insan M.Ö. X-XI.yüzyılda Miletos’un bulunduğu yere gelmiş, oradaki erkekleri öldürerek eşleri ile evlenmişlerdir. Böylece çoğalan insanlar Miletos kentini kurmuşlardır.
Bazı araştırmacılar, kesin bulgulara dayanmamakla birlikte Miletos’un Karia’lı barbarlar tarafından kurulduğuna değinmişlerdir. Strabon, Miletos’un kuzeyindeki Miletos isimli bir yerden gelen Giritlilerce kurulduğunu ileri sürmüştür. Homeros’un İliada’sında ise limana gelen gemilerin listesinde bu kentin ismi geçmiştir.
Athena Mabedinin çevresinde yapılan kazılar, M.Ö. 2000’in ikinci yarısına tarihlenen, Girit’te yapılmış Geç Myken keramiklerini ortaya çıkarmıştır. Bu keramikler Miletos ile Myken kolonisinin de varlığını kanıtlamaktadır. Bunun yanı sıra Prof.Carl Weickert ve Prof.Kleiner’in birlikte yürüttükleri kazılar sonunda M.Ö. 1600 yıllarına kadar inen duvar kalıntıları ile Geç Myken keramiklerini ortaya çıkarmıştır. M.Ö. 1400 yıllarında Miletos bilinmeyen bir nedenle saldırıya uğrayarak yıkılmış, bundan sonra da yerleşim alanının çevresi surlarla çevrilmiştir.













Arkaik Çağda (M.Ö.650-480) Miletos ile ilgili bilgiler oldukça sınırlıdır. M.Ö. 670’den sonra Miletos’lular Karadeniz (Pontos Eokseinos), Marmara (Popontis) ve Akdeniz ( Mare Pamphylium-Mare Lycium) ile olan ticaretlerini geliştirdikleri, bunun için de oralarda koloniler kurdukları bilinmektedir. M.Ö. 611-600 ‘de Lydia’lıların ezici baskısı altında kalmışlarsa da Miletos onların eline geçmemiştir. Miletos,Thrasbulas isimli bir tiranın yönetiminde en parlak günlerini yaşamış,kültürel ve ekonomik yönden diğer İon kentlerinin önüne geçmiştir.
Lydia Kralı Kroisos’un Pers Kralı Kyros’a yenilmesinden sonra Miletos’da diğer İon kentleri gibi Pers egemenliğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Persler, Miletos’un kolonilerinden sağladığı gelire ortak olmak isteyince Miletos Tiranı Aristogoras isyan etmiştir. İonya kentleri başlangıçta bazı başarılar elde etmişlerse de sonunda Pers orduları karşısında yenilmişlerdir. Bunun ardından M.Ö.494’de Lade adası önündeki deniz savaşında da bir kez daha onlara boyun eğmişlerdir. Bundan sonra Persler Miletos’u yakıp yıkmış,halkını da Mezopotamya’ya sürmüştür.
M.Ö.477’de Attika-Delos deniz birliğine katılarak Spartalı’ların yanında yer alan Miletos, yine de Pers egemenliğinden kendini kurtaramamıştır. Bu durum M.Ö.IV.yüzyılın sonuna kadar sürmüş ve Miletos’da dikkati çeken bir gelişim olmamıştır. M.Ö. 334’de Büyük İskender’in komutanlarından Granikos Miletos’u diğer İon kentleriyle ele geçirdikten sonra kentte büyük bir rahatlama gözlemlenmiştir. Ekonomik gelişimin katkısıyla surlar yenilenmiş, yeniden yapılanma başlamıştır.
Miletos Hellenistik çağda (M.Ö.300-M.S.30) Seleukos ve Pergamon krallıklarının yönetiminde kalmıştır. Bu arada birkaç kez el değiştirmiş, Magnesia savaşında Seleukoslar’ın yenilmesinden sonra (M.Ö. 188) bir süre bağımsızlığını kazanmışsa da Apamea barışından sonra Pergamon krallığına bağlanmıştır.
M.Ö.133’de Roma İmparatorları Miletos’la ilgilenmiş, kentin yeniden yapılanmasında büyük payları olmuştur. Özellikle İmparator Claudius buraya İon üslûbunda Stoalar ile Capitol hamamını yaptırmıştır.













Miletos’un mimari yapılanması İmparator Taryanus ve Hadrianus’un zamanında da sürmüş ve bu dönemde Miletos’dan Didyma’ya kadar uzanan yol,anıtsal çeşme, Delpinion, Güney Agora kapısı ve Faustina hamamı yapılmıştır. Ne var ki, M.S.III.yüzyılda doğa Miletos’a acımasızca davranmaya başlamıştır. Latmos körfezinin dolması, kıyıların bataklığa dönüşmesi Miletosluları kentten göç etmeye zorunlu kılmıştır. Miletos Bizans döneminde sönükleşmiş ve oldukça küçük bir kent durumuna girmiştir. M.S.VI.yüzyılın sonunda ise önemini bütünüyle yitirmiş, 1261’den sonra Kariada kurulan Menteşe Beyliği yöredeki diğer kentlerle birlikte Miletos’u topraklarına katmıştır. Menteşe beyi Orhan Bey 1333 de adına bastırdığı sikkelerde şehrin adını Palatia olarak yazdırmıştır. 1424’de Sultan II.Murad’ın Menteşe Beyliğini ortadan kaldırmasıyla birlikte çok daha önce önemini yitiren ve harabeye dönen Miletos Osmanlı topraklarına katılmıştır.













Araştırmacı ve Gezginler Miletos ile XV.yüzyılın ortalarından itibaren ilgilenmeye başlamışlardır. Buradan ilk kez 1446’da Cyrianus söz etmiş, onun ardından Evliya Çelebi Seyyahatnamesinde (1670) Miletos’a değinmiştir. Onların ardından Pickorin ile Salter (1673),Sherard (1716), R.Wood (1750), Revett (1764), Chandler (1765), Gell (1812), Hugot (1820),C.Texier (1835) ,L.Ross (1844), Newton (1857-58), O.Rayet (1872-73) ve C.Humann (1891) Miletos’a gelmişlerdir. C.Humann ayakta kalabilmiş kalıntıların plânlarını çizmiştir.1895-96’da Haussoullier. Miletos’un yanı sıra Didyma’da da araştırmalar yapmıştır. 1899’da Berlin Kraliyet Müzesinin sağladığı maddi katkı ile Th.Wiegand Miletos’u ilk kez kazmaya başlamış ve çalışmalarını I.Dünya savaşına kadar sürdürmüştür. Onun yanında
A.V.Gerkan, Krischen,H.Knakfuss, P.Wilski, G.Kawrau, A.Rehm, J.Hülsen gibi akademisyenler çalışmışlardır. Miletos çalışmalarına uzun bir aradan sonra Prof.Carl Weickaert tarafından 1955-57 yıllarında yeniden başlanmıştır. Wolfgang Müller Wiener de kazı başkanlığı yapmıştır.
Miletos’da son yıllarda yapılan kazılar, kentin üç ayrı evresi olduğunu göstermiştir. Bunlar Geç Khalkolatik, Erken Tunç ve Orta Tunç Çağlarına ait yerleşim yerleridir. Miletos yakınındaki Killiktepe’de yapılan kazılar. M.Ö. 7000-5000’e tarihlenen Neolitik Çağın bir duvarı ile çanak, çömlek, taş aletleri ortaya çıkarmıştır.













Miletos çevresindeki yüzey araştırmalarında Geç Neolitik ve Khalkolitik yerleşim yerleri saptanmıştır. Khalkolitik dönemin en erken örnekleri tiyatro Limanı yakınları ile Athena mabedi çevresindedir. Ayrıca Bouleterion’un batısında, Kaletepe’de, Heroon’un altında Khalkolitik çağın çanak çömleği ile karşılaşılmıştır. Erken Tunç Çağı ( M.Ö.3100-2000) buluntuları Athena Mabedi çevresinde ortaya çıkmıştır. Orta Tunç Çağı Miletos’da tam olarak anlaşılmamıştır. Geç Tunç Çağı’na ait tabakaları T,Wiegand 1907’de yapmış olduğu kazılarda bulmuştur. Sonraki yıllarda benzeri buluntulara Stadium tepesi, tiyatro limanı ve Athena mabedinde de rastlanmıştır.
Kuşkusuz Miletos, Batı Anadolu ile Ege adaları arasında bağlantıyı sağlayan konumdadır. Nitekim Minos ve Myken kültürlerine Miletos’un dışında Anadolu’nun başka bir yerinde rastlanmamaktadır.

Nysa (Sultanhisar)

Agora













 Sultanhisar ilçesinin kuzeyinde yükselen Malgaç (Mesogis) dağı eteklerinde, zeytin bahçeleri ve doğal güzellikler dolu yamaçlara kurulmuştur. İlçeden kıvrılarak yükselen 3 km asfalt yol ile ören yerine ulaşır.
Tiyatro












 Batı Anadolu antik kentlerinden Nysia, Lydia ile Karia bölgelerinin sınırında Messogis Dağının eteklerinde bulunmaktadır. Günümüzde bu yer Aydın ile Nazilli arasında, Sultanhisar’ın 1 km. uzağındadır.
Bouleuterion














Nysa sözcüğüne eski Helen dilinde rastlanmamaktadır. Bununla beraber koşu alanındaki sınır taşlarına verilen bir isim olduğu da söylenmiştir. Luwi dilinde bu isim yerleşim alanı olarak kullanılmıştır. Kappadokia bölgesinde de Ptolemaios’un sözünü ettiği, ancak bugün yeri bilinmeyen aynı isimde bir kent olduğu da ileri sürülmüştür. Helenistik çağın yazarları Lydia ile Karia arasındaki bu kentte Yunan mitolojisi tanrılarından Dionysos’un yaşadığını yazmışlardır. Homeros’da Nysa Dağından söz ederken bu kente de değinmiştir.

Nysa’nın kuruluşu ile ilgili bilgiler oldukça yetersizdir. Bununla beraber Byzantionlu Stephanos, İ.Ö 480’de Xerxes’in Yunanistan seferine çıktığında Pythopolis isimli bir kentten geçtiğini söylemiştir. Önceleri bu kentin Nysa olduğu sanılmışsa da sonradan Xerxes’in geçtiği yolun burası olmadığı anlaşılmıştır. Strabon’a göre Athymbros, Athymbrados ve Hydrelos isimli üç kardeş Sparta’dan Anadolu’ya gelerek birbirine yakın üç kent kurmuşlardır. Sonradan bu kentler birleşerek Nysia ismini almışlardır. Kentin gerçek kurucusunun Athymbras olduğu da söylenmiştir. Strabon, kentin kısa ve öz tanımını yapmış, sonrada hızla akan ve derin bir boğazı oluşturan ırmağın ikiye böldüğü kent olduğunu belirtmiştir. İki kent arasında bir köprü, bir tiyatro ve akan suların içerisinden geçtiği gizli bir yeraltı geçidi ve gymnasion olduğunu da sözlerine eklemiştir. Kentin diğer yakasında da agoranın yer aldığını belirtmiştir. Strabon’un sözünü ettiği bu yapılar Roma döneminde genişletilmiş veya değişik biçimlerde kullanılarak günümüze kadar kalıntıları gelebilmiştir.

Nysa’nın kuruluşunda bir takım çelişkiler vardır. Byzantionlu Stephanos’un bu kent ile ilgili bir başka sözü de Seleukos devletinin kurucusu I. Antiochos Soter’in İ.Ö 300’de kenti kurarak eşi Nysia’nın isminin buraya vermesidir. Ne var ki, I.Antiochos’un eşleri arasında Nysia veya Nyssa isimli bir kadın eski çağ tarihlerinde yer almamıştır. Tarihi veriler kentin Antiochos kuruluşundan çok daha eskiye inen bir geçmişi olduğunu göstermektedir.

Nitekim İ.Ö 300’den sonra günümüze gelebilmiş bazı yazıtlarda Athymbra ismi ile karşılaşılmıştır. Bilge Umar, Athymbra isminin Anadolu dilinden Helenceye geçmiş, kekik anlamına gelen “Thymbra” ile olan yakınlığına değinmiştir. Bunun peşi sıra Troia Savaşlarında Çanakkale Boğazı yöresinde Anadolu kökenli bir kentin de aynı ismi taşıdığını, İliada’da yer aldığını belirtmiştir. Bütün bu iddiaların ışığı altında Nysia’nın Spartalı Athymbros tarafından kurularak Athymbra ismi ile tanınmış olması olasıdır. Strabon, Amasyalı olmasına rağmen Nysia’da öğrenim görmüş ve kenti çok iyi tanımıştır. Bu bakımdan Strabon’un kentle ilgili sözlerinde gerçek payının olduğu düşünülmektedir.

Nysia’da 1966–1967 yıllarında İzmir Arkeoloji Müzeleri küçük çapta arkeoloji çalışmaları yapmıştır. Bunu Aydın Müzesi’nin 1981 yılındaki çalışmaları izlemiştir. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümü antik kentteki kazı çalışmalarını sürdürmektedir.

Nysia kenti oldukça dik bir boğazın iki yanına kurulmuş olup son derece zengin arkeolojik kalıntıları ile dikkati çekmektedir. Burada yapılan araştırmalar yakın tarihlerde başlamış olmasından ötürü de antik kent tam anlamıyla aydınlatılamamıştır.

Nysia’dan günümüze en iyi durumda tiyatro gelebilmiştir. Helenistik devirde yapılan, Roma çağında yenilenen tiyatro son yıllarda son yıllarda yapılan temizlik çalışmalarından sonra tam olarak ortaya çıkarılmıştır. Arkasındaki tepeye yaslanan tiyatronun Roma Çağındaki eklemelerle 23 oturma sırası ve bir de diozoması vardır. Sceneye ait izlere rastlanmadığından bu bölümün ahşap olduğu sanılmaktadır. Tiyatronun 27. m. çapındaki orkestrası oldukça iyi durumdadır. Üzeri örtülü giriş ve çıkış dehlizleri yıkılmış olmasına karşılık yine de bu bölümün tam bir planı çıkarılabilmektedir. Burada ele geçen buluntulardan tiyatroya Roma çağında heykeller eklendiği anlaşılmaktadır.

Nysia’nın ortasından geçen yolun doğusunda, derenin hemen yanı başındaki bouleterion günümüze oldukça iyi bir durumda gelebilmiştir. Burada yapılan kazılarda on iki oturma sırası ile bunların arasındaki beş merdiven ortaya çıkarılmıştır. Oldukça iyi durumda günümüze gelen bouleterionun mimari parçaları ile bezemeleri İ.S II. yüzyılın ikinci yarısında yapıldığını göstermektedir. Strabon’un Nysia’da bulunduğundan söz ettiği “gerontiko” isimli yapı belki de bouleterion’un Roma döneminde yapılan değişiklikten sonra verilmiş ismidir.


Kütüphane














Nysia’nın önünden geçen, bugünkü asfalt yolun batısında olan ve ona 100 m. uzaklıkta kütüphane bulunmaktadır. İ.S II. yüzyılda yapıldığı sanılan kütüphane günümüze iyi bir durumda gelebilmiştir. Kalıntılarından anlaşıldığına göre iki katlı bir yapıdır. Ephesos’daki Celsus kütüphanesinden sonra Anadolu’da en iyi korunmuş kütüphanelerden bir örnektir. Kütüphanenin okuma salonu 13.40x14.80 m. ölçüsündedir. Duvarlarında kitap rulolarının korunduğu nişlerin izleri görülmektedir.

Strabon’un sözünü ettiği stadyum 192.00 m. uzunluğunda, 44.00 m. genişliğindedir. Kentin yanı başındaki sel yataklarının üzerinde, vadide yapılmıştır. Ayrıca tonoz ve kanallarla mimari yapısına sağlamlık kazandırılmıştır. Stadyumun bulunduğu yerin yapılanma yönünden zorluğu antik çağın en başarılı teknik uygulamaları ile aşılmıştır. Bir bakıma Aphrodısias stadyumuna benzeyen stadyum yüzyıllar boyunca süre gelen sellerden etkilenerek başta oturma kademeleri olmak üzere bütünüyle tahrip olmuştur. Helenistik Çağda yapıldığı sanılan stadium Roma döneminde de yeniden elden geçilmiştir.

Geç Roma Çağında yapılmış olan gymnasium’un kuzey bölümü ören yerinin içerisinden geçen kara yolundan zarar görmüştür. Bununla beraber 70.00x165.00 m. ölçüsündeki palestrası kendisini açıkça belli etmektedir.

Nysia’ya hâkim konumdaki agora 105.00x89.00 m. ölçüsünde olup dört yanı sütunlarla çevrilidir. Kalıntılarından anlaşıldığına göre Pazaryerini çeviren doğu ve büyük olasılıkla güneyi iyon üslubunda çift sıra sütunla çevrilmiştir. Batı yönündeki sütunların dor üslubunda oldukları kalıntılardan anlaşılmaktadır. Agoranın bu bölümü yapı üslubu olarak diğer yönlerinden farklılıklar göstermektedir. Strabon’un belirttiği gibi agora büyük değişikliklilere uğramıştır. Bu değişikliğin Roma çağında yapılmış olması olasıdır.


Roma Hamamı













Agora ile stadyum arasında ise Geç Roma Çağında yapılmış bir hamam bulunmaktadır. Bazı bölümleri tonozlarla örtülü olan hamamın duvarlarındaki izlerden içerisinde heykellerin yerleştirildiği nişlere yer verildiği görülmektedir. Ayrıca kentin her iki yakasını birleştiren iki Roma köprüsünün izleri de dikkati çekmektedir. Yine burada yaklaşık150 m. uzunluğunda, üzeri tonoz örtülü gizli bir geçit veya tünel bulunmaktadır. Kentin yaslandığı Messogis Dağından gelen suların belki de kente zarar vermesini önleyen, belki de kanal görevini üstlenen bu geçit aynı zamanda tiyatro önündeki meydanı da alttan desteklemektedir.

Günümüze ulaşan Nysia’nın surları daha çok Bizans döneminden kalmıştır. Burada olduğu sanılan Helenistik dönem surlarından hiçbir kalıntı günümüze gelememiştir. Kentin diğer ucunda yer alan kiliseler de oldukça iyi durumdadır. Büyük olasılıkla bunlarda Helenistik dönem mabetlerinin üzerine yapılmışlardır.

Nysia’nın nekropol alanında iki katlı mezarlar ortaya çıkarılmıştır. Çoğunlukla bu mezarlar yan yana birbirlerine bitişik tipte olup kesinsizi biçimde nekropol alanında devam etmektedir.

Antik Çağda Nyssa’da doğmuş ünlü kişilerden başlıcaları, stoik filozof Apollonios, Aristarkhos’un öğrencisi Menekrates, strabon’un öğretmeni Aristodemos ve Sostrados’tur. Romalı ünlü konsül Pompeius ve çocuklarını yetiştiren öğretmenler Nyssalı idiler. Ören yerindeki arkeolojik araştırma ve kazılar Prof.Dr.Vedat İdil başkanlığındaki ekip tarafından sürdürülmektedir.

Neapolis (Scala Nuova)














Kuşadası’nın 1 km.güneyindeki Yılanca Burnu denilen ve denize doğru çıkıntı yapan kara parçası üzerinde idi.
Hellen dilinde “Yeni Kent” anlamına gelir. Anadolu’da Neapolis sözcüğü ile bilinen başka kentler de vardır. Bunların başında Bursa’da, Karadeniz’deki Ponus yöresinde, Dağlık Klikia’da, Karia’da, Psidia’da, Galatia’dakiler gelmektedir. Strabon ise buradaki Neapolis’e şöyle değinir:
“ ..Sonra önceleri Neapolis gelir. Şimdi burası Samoslularındır ve burasını,daha yakın olduğu için Marathesion ile değişmişlerdir.”
Günümüzde Kuşadası yerleşim alanı içerisinde kalan Neapolis’in ismi ilk defa Ephesos yönetiminde bir kent olarak duyulmuştur. Neapolis çoğu kez de Marathesion ile karıştırılmış, bazen her ikisinin de aynı kent olduğu düşünülmüştür. Neapolis ile Marathesion’un birbirine çok yakın iki ayrı kent olmaları çok daha mümkündür.













Pauly Wissowa, “Marathesion önce Sisamlılara ait küçük bir kent olup,Ephesos ile Neapolis arasındadır. Sonradan bu kenti Sisamlılar kendi bölgelerine daha yakın olan Ephesos’luların Neapolis’i ile takas etmişlerdir” diyerek konuya açıklık getirmiştir.
Ayrıca Kiepert 1890 tarihli haritasında da Kuşadası’nın güneyinde Neapolis’in yerini işaret etmiştir, Ardından 1911’de yapmış olduğu diğer bir çalışmada da Neapolis’i bugünkü Aslan Burnu’nun olduğu yerde göstermiştir. W.M.Calder ile George E.Bean de aynı konuda birleşmişlerdir.
İlk Çağdan günümüze yapı kalıntıları gelemeyen Neapolis,Hellenistik çağda liman kenti olarak en yüksek konumuna gelmiştir.
Kent Orta Çağda sönükleşmiş, Venedik ve Cenevizlilerin yöreye hâkim oldukları yıllarda yine gelişmiş ve buradan Scala Nuova (Yeni İskele) olarak söz edilmiştir.
Çok daha sonraları buraya uğrayan Evliya Çelebi Seyyahatnâmesinde buradan şöyle bahseder:
Kuşadası limanında bir küçük adacık vardır. Bir yalçın kaya üzerinde yuvarlak sağlam kaleciği vardır. Etrafı yüz adımdır. Kırk neferleri, on balyemez topu vardır. Kuşadası denilmesinin sebebi her sene bu adacığa yüzbinlerce kuş gelip ziyaret etmesindendir. Tılsımlı bir adadır.”














Günümüzde Evliya Çelebi’nin bahsettiği Güvercin Adası’nın kara ile arası doldurulmuş ve ada yarımadaya dönüşmüştür. Yöre Osmanlı döneminde de önemini korumuştur. XVI.yüzyılda Barbaros’un yaptırdığı cephanelik, Öküz Mehmet Paşa’nın kervansarayı, Kaleiçi Camii ve hamamının da ayrı bir önemi vardır. Özellikle Kervansaray adayı koruyacak kale biçiminde yapılmıştır.

Alinda (Karpuzlu)

 













Alinda, Aydın ilinin Çine İlçesinin 31 km. batısında,Karpuzlu deresi vadisinin batı ucunda, ovaya hakim bir tepe üzerinde kurulmuştur.
Alinda sözcüğü Bilge Umar’a göre Luwi veya Kar dilinden gelmiş olup “Işık” anlamındadır.İlk Çağ yazarlarından Arrianus bu kentten “Karia’nın en müstahkem şehri” diye bahseder. Hitit belgelerinde “IJALANTA” adıya anılan kent, M.Ö.451-450’de kısa bir süre Attika-Delos deniz birliğine girmişse da birlikte çok kısa bir süre kalmış ve sonra ayrılmıştır.















Tarihte Alinda’nın önem kazanması M.Ö.340’da Karya Satrabı Hekatemnos’un kızı Mausolos’un kardeşi olan Kraliçe Ada’nın yine kardeşi Pixodaros tarafından Halikarnassos’dan buraya sürgün edilmesiyle önem kazanmıştır. Alinda’ya yerleşen kraliçe Ada burayı başkent yaparak son derece dirayetli bir yönetim sağlamıştır. Çok iyi bir siyasetçi olan Ada, Büyük İskender Asya seferine çıktığında ona kentin kapılarını açmış ve adeta onu oğlu yerine koymuştur. Bunun altında kalmayan Büyük İskender Halikarnassos’u zaptedince onu tekrar Karia tahtına geçirmiştir. Ada burada İskender’den dolayı bir Hellen kültürünün gelişmesine yol açmış hatta o kadar kentin adını bile değiştirerek “Latmos Alexandria” adını vermiştir. M.Ö.81’e kadar bu adı taşıyan kent bu tarihten itibaren tekrar Alinda adını almıştır.
Büyük İskender’in ölümünden sonra Alinda Bergama Krallığının toprakları içerisinde kalmış,sonra da vasiyet yoluyla Roma yönetimine girmiştir. Kentin kudret ve ihtişamı Roma devrinde de devam etmiştir. M.S.III.ncü yy.da kendi adına sikke bastıracak konuma ulaşmıştır. Bizans döneminde önemini yitirerek Aphrodisias metropolitliğine bağlı bir piskoposluk merkezi olarak kalmıştır.
Alinda antik kentinin kalıntıları Demircidere köyünün (Karpuzlu) birkaç yüz metre ilerisinden başlamaktadır. Nitekim buradaki köy evlerinin duvarlarında heykel ve friz parçaları kullanıldığı gibi bazı evler Roma devri duvarlarının üzerine inşa edilmiştir.
C.H.Fellows,1840 da Demirci deresinde Alinda’nın bastığı sikkeleri bulmuş ve böylece daha önce Muğla yöresinde olduğu sanılan antik kentin yerini saptamıştır.
Yüzyıllar boyu bu antik kentin taşları yeni yapılanmalarda kullanıldığından pek az kalıntı günümüze gelebilmiştir.
Bununla beraber kentin M.Ö.334’den önce yapıldığı sanılan surları ve onları takviye eden duvarları yine de dikkati çekmektedir. İki akropolü bulunan kentin etrafını çeviren , granit bloklardan kesilmiş olan bu surların yapımı teknik yönden Assos ve Latmos’dakilere benzemektedir. Tepenin en yüksek yerinde,oldukça iyi durumdaki kare plânlı iki katlı kuleler,tarihçi Arrianus’un “Karia’nın en muhteşem şehri” sözünü doğrulamaktadır.














Alinda’nın sırtına yaslandığı tepede yer alan akropolün güney yamacı oldukça dik ve kayalıktır. Buradaki tiyatro kalıntısı ile biraz altındaki Agora ve üç katlı stoa hemen dikkati çekmektedir.90-30 m. ölçüsünde ve 15 m. yüksekliğindeki iki katlı agora’nın ilk katında dükkan olarak kullanıldığı sanılan odalar bulunmaktadır. Bunun üzerindeki ikinci kat ise çift sıra yarım sütunların oluşturduğu oldukça uzun bir galeri görünümündedir.
Alinda agora’sı duvar işçiliğinin mükemmelliğinden ötürü Anadolu’daki Hellenistik devir agoralarının en iyilerinden biri olarak nitelenmektedir. Agoranın batı kanadında ise üç katlı stoa bulunmaktadır. Akropolün güney-batısında, agora’ya göre biraz daha yukarda yer alan, M.Ö. III.yüzyılda yapıldığı sanılan tiyatronun da güzel bir duvar işçiliği vardır. Burası 35 oturma sırası bulunan orta büyüklükte, güzel bir duvar işçiliğine sahip bir tiyatrodur. Letoon, Alabanda, Assos ve Notion tiyatrolarını andıran Alinda tiyatrosunun iki yanındade diazomaya girişi sağlayan simetrik tonozlu geçitler dikkati çekmektedir.
Bu galerilerin tonozları,duvar örgüleri,düzgün sıralı granit taşları ile diğerlerinden yapım tekniği yönünden daha özenli işçiliği olduğunu göstermektedir. Cavea’sı Hellenistik dönemde yapılmış olmasına karşılık tonozlu geçidin bazı bölümleri ile Skenesi Roma dönemine aittir.
Kuzeyde, Akropolün bulunduğu tepeden biraz daha yüksekçe ikinci bir akropol daha vardır. Burasının ikamete mahsus binalarla dolu olduğu tahmin edilmektedir. Bu iki akropol kulelerle takviye edilmiş olan surla birbirlerine bağlanmışlardır.













Akropolde biri küçük diğeri ise daha büyük olmak üzere iki mabedin varlığını belirten temel izlerine rastlanmıştır. Bunların hemen yakınında ise ne olduğu anlaşılamayan yuvarlak plânlı bir yapı kalıntısı ile karşılaşılmıştır.
Roma döneminde inşa edilmiş olan su kemerleri oldukça iyi bir durumdadır. Kentin nekropolü ise yamacın doğu eteğindedir.

Amyzon















Amyzon, Aydın ili, Koçarlı ilçesine bağlı Mersi Beleni ile Akmescit köyleri arasındaki Asar Tepe’nin üzerindedir.
Amyzon, eski Hellen dilinde herhangi bir anlamı bulunmamaktadır.
Prof. Bilge Umar’a göre bu isim Karia veya Luwi dilinden gelmiş, Hellen ağzında da çarpıtılmış bir sözcüktür.
Amyzon’un ne zaman ve nasıl kurulduğu konusunda bilgilerimiz çok yetersizdir. Strabon ve diğer İlk Çağ tarihçileri kentin sadece ismine değinmekle yetinmişlerdir.
Kentin çevresinde bulunan bazı yazıtlardan da Amyzon’luların M.Ö. 300 yıllarında Mısır’a egemen olan tolemaios’a sonrada Seleukos’lularla yakın ilişki kurmuşlardır. M.Ö. 203 de de III.Antiokhos,Amyzon’a bazı haklar tanımıştır.













Kentin günümüze surlarından başka hiçbir kalıntı gelememiştir. Surlar 7 m. yüksekliğinde, 2 m. kalınlığında dikdörtgen taşlardan M.Ö. 300’lerde yapılmıştır. Yazıtlarda sözü edilen Appollon ile Artemis’in ortak mabedinin taşları çevreye dağılmıştır.
Surların güneyinde,üzeri kemerli on yer altı hücresi dikkati çekerse de neye ait oldukları da anlaşılamamıştır. Bunun depo veya sarnıç olması düşünülürse de kesin değildir.

Maiandros Antiokheiası


Maiandros Antiokheiası, Aydın ili, Karacasu-Tavas yolu üzerindeki Başaran Köyü (Çiftlik köyü) yakınındadır.
Antiokheia Hellen dilinde “Antiokhos’un Yurdu” anlamına gelen bir sözcüktür. Maiandros (Büyük Menderes) nehrindeki Antiokhos’un yurdu tanımlanmak istenmiştir. Anadolu’da aynı ismi taşıyan Kragos Dağı (Dodurga) üzerinde (Anamur-Gazipaşa); Pisidia’da,Yalvaç’ta Pyramos’da (Ceyhan) . Kommagene’de aynı ismi taşıyan kentler bulunmaktadır. Ayrıca bugünkü Antakya’da antik çağlarda bu isimle anılıyordu.  I.Antiokhos ,birbirine çok yakın olan Symmaithos ile Kranos’u birleştirerek bu kenti kurmuştur.
Kentte yeterli bir araştırma yapıldığını söyleyebilmek çok zordur. Bununla beraber buradaki tepe üzerinde bazı yapılara ait temel kalıntıları ile çanak-çömlek parçalarına rastlanmıştır. Yalnızca Orta Çağdan arta kalan bir kalenin kalıntıları günümüze gelebilmiştir. Nikaia (İznik) İmparatoru ile Anadolu Selçukluları bu kent yakınında 1221’de savaşmışlardır.

Gerga















Karia’nın dağlık bölgesinin orta kesiminde yer alan Gerga, Aydın’ın Çine İlçesi’nin 7 km. güney-doğusunda, Ovacık köyü yakınındaki bir tepenin üzerindedir.
Prof. Bilge Umar, Gerga’nın “doruk yeri” anlamında bir sözcük olduğunu belirtir. Hellen dilinde “köy” anlamına gelen Gerga aynı zamanda mitolojide ismi geçen bir kahramandır.
Kentin tarihçesi ile ilgili yeterli bilgiye ulaşamıyoruz. Strabon, Plinius ve Herodotos gibi antik tarihçilerde buradan söz etmemiştir. Son derece sarp ve güçlükle ulaşılabilen bu kenti Richard P.Harpen araştırmışsa da kesin bir söz söyleyememiştir. Fransız gezgini C.G.Cousin 1889’da buraya geldiğinde ayakta duran bazı anıtsal heykellerin olduğunu belirtmiştir. Büyük olasılıkla Gerga bir tanrıya ait mabet çevresinde kurulmuş antik kenttir.














Günümüzde de gizemini koruyan ve ne zaman kurulduğu kesinleşemeyen Gerga’nın sur duvarları, mabetten arta kalmış mimari parçalar, heykel kaideleri ve parçaları yakın tarihlere kadar görülebiliyordu. Burada yapılan yüzey araştırmaları bu kalıntıların Karia bölgesinde karşılaşılanlardan çok daha farklı özellikleri olduğunu da ortaya koymuştur. Normal insan boyunu aşan heykellerin benzerlerinden çok daha farklı biçimde bezendiği arta kalan kalıntılardan anlaşılmaktadır. Bazı yapıların ise kayalara oyularak yapılmış oluşu da yöre için oldukça ilginçtir. Karşılaşılan kalıntılar daha çok teras duvarlarına dayanacak biçimde olup yaklaşık 200 m. uzunluğunda, 15-20 m. genişliğindeki bir düzlükte yer almaktadır. Bu düzlüğün tam ortasındaki yapının mabet olması kuvvetle tahmin edilebilir. Bunun 20 m. ilerisindeki iki yazıtta Hellen diliyle “Gergas” ismi okunabilmektedir. Burada bulunan kırık bir heykel parçası da Gergas’a ait olduğu düşünülmektedir. Burada inşaat tarzı oldukça kaba bir işçilik göstermektedir. Klasik Hellen ve Roma sanatının etkilerini burada göremeyiz. Böyle küçük ve gözlerden saklı bir köşedeki bir yerleşim yerinde muhafazakar eğilimlerin kuvvetli olması muhtemeldir. Gergalılarda antik dünyadan etki almayarak kendi gelenekleriyle kaba bir işçilikle eserlerini yapmışlardır. Muhtemelen burası çok eskilere gitmeyen bir Roma devri kasabasıdır. Zira şehre girdiğinizde 16 ayrı yerde duvarlara yazılmış GERGAS ve Gergakome (Gerga şehri) yazıtını görmekteyiz.

Anaia


Anaia günümüzde Söke, Davutlar yolunun üzerindeki yazlık siteler içerisinde kalmıştır.

Bilge Umar Anaia adının Luwi dilindeki “Yamaç” anlamına gelen Anawa sözcüğünün Hellenler tarafından Anaia’ya dönüştüğünü ileri sürer. Kuşadasına bağlı Anya köyünün de Anaia’dan geldiğini ileri sürer. Batı Anadolu’da Samos (Sisam) adası karşısındaki bu kentin ismine Thoukydides de değinmiştir. Atina-Sparta savaşlarında (M.Ö. 431-400) Atina’dan kaçanlar buraya yerleşmişlerdir.

Thoukydides kitabında bu olaydan şöyle bahseder:

Atina’lılar muhasara için paraya muhtaç oldukları ve ilk defa varlık vergisi (eisphorai) olarak bizzat kendilerine ikiyüz talanton ödemiş bulundukları için,müttefiklerden de para tahsil etmek üzere,oniki gemi ve komutan olarak da,diğer dört kişi yanında ,Lysikles’i yolladılar. Bu adam ise önce başka yerlerden para topladı ve şurada burada dolaştı. Sonra da Karia’daki Myus’tan kalkarak Maindros ovası içinden tâ Sandios tepelerine kadar çıktı. Fakat burada Kar’ların ve Anaia’lıların taarruzuna uğrayarak ordusunun büyük bir kısmı ile birlikte imha edildi.”
Thoukydides’in bahsettiği varlık vergisi sadece vatandaşlardan alınıyordu. Atinalılar ise vergi vermezlerdi. Devlet mali sıkıntıya düştüğü için Atinalılardan vergi talep etmişti.  Yine Thoukydides’den öğrendiğimize göre küçük bir liman şehri olan Anaia, Samos adasının tam karşısında olduğu için konumu bakımından iltica yeri olarak ün yapmıştı.
Romalılar döneminde (MÖ. l.yüzyıl - MS. IV.yüzyıl ) önemli ticaret merkezlerinden biri olan Kuşadası'nda Ortaçağ'da önemli iki liman bulunuyordu. Bunlardan biri Phygela, diğeri de ve Anaia'dır.

Anaia günümüzde  "Kadı Kalesi" olarak anılan bir kale ile denizden gelecek tehlikelere karşı korunmaktaydı. Anaia, Phygela'nın güneyinde bir yerleşim yeri, liman ve Bizans çağında piskoposluk merkezi idi. Kent, XVIII.yüzyılda bir antlaşma ile Bizanslılar tarafından Cenevizlilere koloni olarak verildi. Bugünkü Kuşadası'nın olduğu yerde ise Scalanova adlı bir ortaçağ kenti yer almaktaydı. Kente "Yeni İskele" anlamını taşıyan bu adın verilmesi, Efes limanının yerini almasından dolayı idi.

Stratejik konumu ve verimli toprakları nedeniyle Bizanslılar, Selçuklular ve Aydınoğulları Beyliği arasında çekişmelere neden olan Kuşadası, 1413-1414 yıllarında Osmanlıların eline geçmiş ve önemli bir askeri üs olmuştur.

Kültür Bakanlığı, Ege Üniversitesi ve Kuşadası Belediyesi arasında 2001 yılında yapılan protokolle Kuşadası Kadıkalesi'nde başlayan kazı çalışmaları Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zeynep Mercangöz başkanlığındaki 25 kişilik akademik bir ekiple devam etmektedir. Bugüne kadar yapılan kazı çalışmaları sonucunda höyük ve üzerindeki kalenin kendini göstermeye başladığını açıklayan yetkililer, kazılarda Hitit, Roma ve Bizans dönemlerine ait çıkarılan seramik parçalar, sikkeler, heykelcikler ve birçok tarihi eser ele geçirilmiştir.

Anaia'daki kazılar sonunda ele geçen buluntu ve kalıntılar arasında  Rodos şövalyelerine ait bir gümüş sikke, Kadı Kalesi'nin kapısı olduğu sanılan kalıntılar bulunmaktadır. Ayrıca Bizans döneminde limanı koruyan Kadı Kalesi'nin Ege ve Mısırla olan ticareti sağladığı da sanılmaktadır.

 

Myous (Myes)


Myous kenti Söke-Milas yolundan Bafa gölüne doğru giderken Avşar köyüne yakın alüvyonlarla dolmuş bölgedeki bir tepeciğin üzerindedir.
Myous sözcüğü Hellen dilinde “Faresi bol” anlamına gelmektedir. M.Ö.V.yüzyılda Atina yazıtlarında Myesos veya Myessos’un ismine rastlanılmıştır. Hellenlerin Anadolu’da ilk ele geçirdikleri kentlerden birisidir. İonia birliğinin oniki üyesinden biri olmasına karşılık çok fazla gelişmemiştir. Kentin kuruluşu oldukça karanlık olmasına karşılık M.Ö.499'da Perslere karşı ayaklanmasından ötürü tarihte ismi geçmiştir. Bu arada İonia’nın 200 gemiden oluşan donanması kentte konaklamıştır.
Strabon’un anlattığına göre Panionion birliğine dahil kentlerden birisidir. Herodotos, İ.Ö. 499’da Pers donanmasının Myus kenti açıklarına demirlediğini bildirmektedir. Ancak Herodotos Myus’un İ.Ö. 494’teki Lade Deniz Savaşına sadece üç gemi ile katıldığını bildirmektedir. Yapılan kazılarda antik kaynaklarda adı geçen ve beyaz mermerden yapıldığı bilinen Dionysos tapınağı ortaya çıkarılmıştır. Kent üzerinde bugün Dionysos tapınağına ait parçalar, Arkaik Döneme ait sur duvarları ve Bizans kalesi kalıntıları görülmektedir.
Latmos Körfezi’nin Maiandros’un taşıdığı alüvyonlarla dolmasından sonra denizle bağlantısı kesilmiş, bundan sonra yaygınlaşan sıtmadan ötürü halk kenti terk etmiş ve Miletos’a göç etmiştir. Bu göç sırasında halk beraberinde yapı taşları ve heykellere kadar ne varsa götürmüştür. Bu yüzden Myous’dan günümüze hiçbir kalıntı gelmemiştir. Tarlalar arasında tek tük sütun ve taş parçaları ile yakın zamanda bulunan iki mabedin temelleri ile döşeme kalıntıları Myous’dan arta kalanlardır.

Gordion Teiklos

Gordion Teiklos’un yeri kesin olarak saptanamamıştır. Pauly Wissova Aydın, Karacasu ilçesine bağlı Görle köyünün bulunduğu yeri işaret etmektedir.
Gordion Teikles, mitolojide ismi geçen bir Phrygia kralıdır. Kent ile ilgili hiçbir bilgi yoktur. Yalnızca Titus Livius’da ismi geçmektedir. İlk Çağ’da yaşamış Gordios’un oğlu Midas’ın bu kenti kurduğuna inanılmıştır. Bunun doğruluğuna inanılırsa kentin kuruluşu M.Ö. 800 tarihine kadar inmektedir.
Günümüzde yukarı Görle ile Aşağı Görle’de dağınık konumda mimari parçalara rastlanırsa da ne oldukları anlaşılamamıştır.

Karoura

Karoura, Karia bölgesinin kuzey-doğusunda, Çubuk Dağı’nın batısındaki ovada olup Phrygia ile Karia arasındadır. Yakınında da Tekeköy kaplıcaları bulunmaktadır.
Strabon bu kentten bahsederken kaplıcalarını şöyle anlatır:
“...Karura, Phrygia ile Karia arasında bir sınır meydana getirir. Burası bir köydür. Burada hanlar ve bazıları Maiandros nehrinde bazıları da nehrin kıyılarında bulunan sıcak su kaynakları vardır. Bir zamanlar bir genelev idarecisinin çok sayıda kadını ile birlikte hana yerleştiği gece meydana gelen depremle bütün kadınlarıyla birlikte gözden kaybolduğu söylenir. Maiandros dolaylarındaki bütün toprakların depremin etkisi altında olduğunu ve iç kısımlara kadar hem ateş hem de su tarafından oyulduğunu,bu nedenle ovalarda başlayan bu durumun Kharonionlar (zehirli buharlar yayan ve yeraltına geçit veren mağaralar) ülkesine kadar uzandığını söyleyebilirim."
Karoura, kesin olmamakla beraber Luwi dilinde “Büyük,Ulu,Yüce” anlamına gelen bir sözcüktür.
Strabon burada Tanrı Men’e (Ay Tanrısı) büyük saygı gösterilip onun adına bir tapınak da yapıldığını söyler :
“..Laodikeia ile Karura arasında büyük saygı gören Men Karus tapınağı vardır.”
Kentin tarihi ile ilgili bir bilgi olmadığı gibi günümüze de herhangi bir kalıntı gelmemiştir. Köyün yaşlıları bazı mimari parçaların bulunduğunu söylerlerse de bunlar bir kesinlik kazanmamıştır.

Plarasa


Plarasa, Aydın’ın Karacasu İlçesindeki Bingeç köyünün bulunduğu yerdedir.
Plarasa Luwi veya Karia dillerinde “Yerleşim” veya “Yerleşme Yeri” anlamında bir sözcüktür.
Plarasa’nın kuruluşu ve tarihi konusunda yeterli bilgimiz bulunmamaktadır. Roma döneminde sikke bastığı, Aphrodisias’ın ilk kurulduğu yıllarda buraya bağlı olduğu bilinmektedir.
Yörede yeterli bir araştırma yapılmamıştır. Bingeç köyünün çevresinde mimari parçalara dağınık halde rastlanmaktadır. Bu taşlardan bazıları da köy evlerinin duvarlarında kullanılmıştır.

Orthosia


Orthosia, Aydın Yenipazar ilçesinin 5 km. doğusundaki Donduran köyü yakınındadır.  Orthosia Hellen dilinde Artemis’e yakıştırılan isimlerden biri olup “dürüst,doğru ve adil” anlamına gelmektedir. Büyük olasılıkla bu sözcük Luwi veya Karia dillerinden alınarak Hellenceye uydurulmuştur.

Orthosia’nın ismi Ptolemaios, Polybos, Pilinius ve Strabon’da geçmesine karşılık yeterli bir bilgi verilmemiştir.Strabon’daki ifade şu şekildedir:
"Nysia yakınında Maiandros nehrinin öte kıyısında önemli yerleşmeler vardır; Koskinia ve Orthosia’’ı kastediyorum."
Bütün bu tarihçiler aşağı yukarı yeri tarif ederlerse de tarihçesi hakkında bilgi vermezler. Bu nedenle ne zaman ve nasıl kurulduğunu bilinmemektedir. Yalnız Alabanda ve Mylassa ile birlikte Rodos’a bağlandıklarında ona baş kaldırmışlardır. Bu kentlerin Rodos’a karşı başlattıkları savaş M.Ö. 167’de bu kentin yakınında yapılmıştır.
Orthosia’dan günümüze yalnızca köyün bitişiğindeki tepe üzerinde,oldukça iyi durumda bir Orta çağ kalesi gelebilmiştir, onun dışında başka bir kalıntıya toprak üzerinde rastlanamamıştır

Akharaka



Aydın , Sultanhisar ilçesi yakınında, Nysa’nın 3 km batısındadır.
Akharaka Luwi dilinden türetilmiş bir kelime olup “Ulu Su” anlamındadır. Strabon eserinde bölgenin jeolojik yapısından söz ederken kentten de şu şekilde bahseder:
“...Maindros dolaylarındaki bütün toprakların depremin etkisi altında olduğunu ve iç kısımlara kadar hem ateş hem de su tarafından oyulduğunu,bu nedenle ovalardan başlıyan bu durumun,kharonionlar ülkesine kadar uzandığını söyliyebilirim. Bundan Akharaka’daki ve Magnesia ile Myus yakınındaki Khaironları kastediyorum...”
Burası Strabon’un da söylediği gibi büyük bir şehir değil yer altı tanrıları ile bağlantılı küçük bir tapınak şehri idi. Akharako’nın tarihi ile bilgi hemen hemen hiç yok gibidir.