Şükrü Bağrıaçık Hoca anlatıyor:
Hacı Veyiszâde Hoca Efendi şunu çok tavsiye ederdi:-Nere giderseniz gidin, nere varırsanız varın, iki rekât namaz kılmadan oturmayın! derdi.
Şükrü Bağrıaçık Hoca anlatıyor:
Hacı Veyiszâde Hoca Efendi şunu çok tavsiye ederdi:Hacı Veyiszâde'nin yeğeni Ali Ulvi Kurucu anlatıyor:
Ahmed Ağa'nın bir hâlini ben gözümle gördüm:
1969 yılı idi.
Medine-i Münevvere'ye gelmişti.
Fakiri çağırmış.
Kaldıkları eve gittim.
Beyzâde Efendi uzun zamandır arzulayıp da muhtelif sebeplerle yapamadığı hac ziyareti için hazırlıklara başlar.
Bu sefer oğlu Bahâeddin Efendi ve hacda hizmetlerini görecek evdeki yardımcısı Emin Efendi'yi de yanına alır.
Para harcama işini oğlu Bahâeddin Efendi’ye havale etmiştir.
Selmân-ı Fârisî'nin Hanımı anlatıyor:
Vefatına yakın bana:
-Evde biraz misk olacak, onu suya koy ve başımın etrafına saç, insan ve cin olmayan kimseler (melekler) yanıma geleceklerdir, dedi.
Hacı Veyiszâde'nin Konya İmam Hatib'den talebesi Halit Barkale anlatıyor:
-Hoca Efendi, ameline kavi bir insandı.
Herkesin öyle kolay kolay taşımayacağı azimetlerin altına girerdi.
Hatta öyle ki, biliyorsunuz eskiden tuvaletler evlerin arka bahçelerinin en uzak köşesinde yer alırdı.
Lâdikli Âşık Ahmed Ağa'nın torunu Ahmed Elma anlatıyor:
Lâdikli Ahmed Ağa'nın Nesimî isminde veli olan bir arkadaşı varmış.
Bu arkadaşının veliliği, insanlar tarafından pek bilinmiyormuş.
Nesimi akşama kadar sokaklarda dolaşır, insanların bıçaklarını keskinleştirir, onlara bir şeyler satar, yani çerçilik yaparmış.
Kazandığı paralan fakire dağıtır, kendisi de çile ve zorluklar içerisinde yaşarmış.
Akçeşseddin Hazretleri, 1390 senesinde Şam'da doğdu.
Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i ezberledi.
Yedi yaşında babası ile Anadolu'ya gelip Amasya'nın Kavak nahiyesine yerleşti.
Bir süre sonra babası vefat etti.
1936 yılı başlarında Kastamonu'ya getirilen Bediuzzaman, burada tek başına olmasına, tecrid-i mutlak altında bulunmasına, hiç kimsenin kendisiyle görüşmesine izin verilmemesine rağmen son derece huzurludur.
Namaz vasıtasıyla Cenab-ı Hakk'ın dergahına yüz sürmekte, bütün vaktini ibadet, dua, zikirle geçirmektedir.
O arada, Risale-i Nur eserlerini telif etmeye devam etmektedir.
Bediuzzaman'ın Kastamonu'da iken telif etmiş olduğu eserler şunlardır:
Hacı Veyiszâde'nin küçük oğlu Veyis Kurucu anlatıyor:
Bir gün çok sıkıntılıyım.
Bir taraftan boyuna maç yapar, top oynar, haylazlık ederiz.
Bir taraftan da, biz abim gibi okumadık da, ne yapacaz diye rızık endişesi, gelecek kaygısı çekeriz.
Artık her ne sebebleyse hanıma da accık can sıkmışım o günlerde...
Öyle sıkıntılı sıkıntılı düşünüp duruyorum ama, kimseye de açmıyorum sıkıntımı.
Derken babam, beni şöyle bir tenhada yakalayınca:
Firâsetsiz, dussuz, ne düşünün?
Cenab-ı Hak kullarını yaratmadan kaç bin sene evvel rızıklarını yarattı!
Ben senin rızkına kefilim!
Sen sebebini işle, gerisi gelir Allah'ın izn ü keremiyle...
Ne düşünün para için filân! dedi bana.
Lâdikli Âşık Ahmed Ağa'nın torunu Ahmed Elma anlatıyor:
Dedemin Haşim Veli ismindeki bir arkadaşı bir yaz mevsimi Çalıbağ'a onun yanına ziyarete gelir.
Orada birkaç gün kalarak sohbet ederler, hasret giderirler.
Nihayet gideceği sırada Haşim Velî:
-Hüdâî, ben senin için beyit söylemek istiyorum.
Sen de benim için söyleyeceksin, der.
Londra'daki camiye yeni bir imam gönderilmiş.
Adam şehre gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zamanda aynı şoföre rastlıyormuş.
Bir gün, bilet alırken şoför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş.
İmam yanlışlığı oturup da parasını sayınca fark etmiş.
Kendi kendine "20 kuruşu geri versem mi şoföre" diye düşünüyormuş.
Ama içinden bir ses; "çok gülünç bir para ve şoförün umurunda değil.
Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten, sadece 20 kuruş onlara bir şey yapmaz.
Bu parayı saklayabilirim" diyormuş.
Allah'tan gelen bir hediye gibi.
Şam ulemasından ve o beldenin ileri gelenlerinden olan Bekrizade Halil Efendi İstanbul'da ilim tahsili yapıp kadı olmuştu.
Hz. Ebu Bekir'in neslinden olduğu için Bekrizade denmekle meşhur olan bu zat şöyle nakletmiştir:
Şeyh Murad-ı Münzavî Efendi Hazretleri İstanbul'da Hz.Eyyub el-Ensari'nin türbesi civarında ikamet ederdi.
Dergâhında bereketli sohbetleriyle insanlara feyz saçardı.
Ben de devamlı ziyaretine gider, sohbetini dinlemekle şereflenirdim.
Her varışımda benim Hz.Ebu Bekir soyundan olmam sebebiyle iltifat ve ikramda bulunurdu.
Adeti üzere kahve ve tatlı ikram eder ve bu ikramı her defasında yapardı.
Bazen de kendine mahsus macun gibi olan ferahlatıcı bir çeşit tatlıdan ikram edilmesini emrederek, çok yakın ve samimi iltifatta bulunurdu.